2021 Babaya Mektup Kitap İncelemesi

2021 Babaya Mektup Kitap İncelemesi

Franz Kafka Babaya Mektup kitap incelemesi ile karşınızdayım. Franz Kafka’yı tanıyabileceğiniz en açık kitap diyebilirim. Üstelik birinci ağızdan iğneli ve kırılgan bir üslupla kaleme alınmış. Kafka’nın babasıyla yüzleşmesi için attığı ilk ve son adım olarak da nitelendirilebilir.

Kafka’nın babası Kafka’ya fiziksel şiddet uygulamak yerine Kafka’nın zihninde kalıcı hasar oluşturacak çocukluk travmaları bırakmış, ona ağır psikolojik şiddet uygulamıştır. Üstelik bunu bir eğitim biçimi olarak görmüştür. Bu eğitim biçimi Kafka’nın ruhunda zaten var olan hiçlik duygusunu beslemekten öteye gidememiştir.

Babalar küçük bir çocuğun gözünde insanlığı temsil eder. Onlarda ne görürlerse kendilerini insanlıkla ilk karşılaşacakları güne öyle hazırlarlar. Kafka’nın babasının davranışları, Kafka’da insanlığa dair bir korku yeşertmiştir. Zaten zayıf, ürkek olan Kafka, babasıyla geçirdiği sancılı yıllar nedeniyle insanlara karşı babasından ötürü bir suçluluk duygusu hissetmiş ve bu duygu yavaş yavaş tüm benliğini kemirmiştir.

Bir çocuk eğer babası tarafından hor görülürse, o çocuk artık kendi içinde tüm insanlığa yabancılaşır. Çünkü kendi babası ona bu tarz bir muamele ile yaklaşırken, çocuk dışarıdaki insanlardan sevgi görmemeyi kodlar zihnine. Çocuk sizinle küçük sevinçlerini paylaştığında onu ertelemek veya görmezden gelmek yerine 10 saniyenizi ona ayırıp cesaret verici birkaç kelam etseydiniz eğer o çocuk ne size karşı yabancılaşırdı ne de hayatındaki tersliklerin baş suçlusu olarak sizi görürdü.

“Senden kaçmak için aileden de kaçmak zorundaydım, annemden bile.”

Kafka babasından dolayı ailesiyle güçlü bir bağ kuramıyor. Çünkü baba evin reisi ve evde aile bireylerinin üzerinde onun sözü geçiyor. Kafka ile empati yapmanın ötesinde en çok da bu konuda anlıyorum onu. Üvey annemden ötürü aile bireyleriyle çıkmaz bir ilişkiyi sürdürmeye çalıştım ve çalışıyorum. Hayatı sizin için çekilmez kılan bir insanla aynı evde yaşıyorsunuz dahası o evde onun sözü geçiyor. Ondan kaçmak için herkesten kaçmak zorunda kalıyorsunuz.

Babaya Mektup kitabını okurken birçok paragrafta kendimi buldum hatta birçok yerde ağladım. Kafka’nın yaşadıklarından dolayı kendi acı hatıralarım zihnime hücum etti ve Kafka ile olan acı benzerliğimiz beni ona bir miktar yaklaştırdı.

Babaya Mektupta anlatılanları kendi hayatımla kıyasladığımda anlıyorum ki Kafka’nın annesinin rolü benim babamın rolüydü. Evde ortamı sakinleştirmeye çalışan, tarafların tam olarak barışmasını sağlamasa da geçici bir ateşkes antlaşması imzalamasını sağlayan kişi babamdı. Bu davranışı eğer ortada bir aile kavramı olsaydı kabul edilebilirdi. Ama ben bir hiç olarak bile görülmediğim ortamda kiminle neyin antlaşmasını yapabilirdim ki.

Bir çocuk asla annesine ya da babasına minnet duymamalıdır. Minnet, yapılması zorunlu olmayan fiilleri sırf size olan acıma duygularından dolayı yapanlara karşı hissedilmesi gereken bir duygudur. Kafka’nın babasının çocuklarının üzerinde hakimiyet kurmak için kullandığı en büyük kozlardan biri buydu. Komik değil mi? Sanki bir aile değil de futbol takımı yönetiyorsun. Aile yönetilirken koz kullanılmaz. Çünkü aile bir çıkar ilişkisi değildir, en azından öyle olmamalıdır. Hermann Kafka, çocuklarının kendisine karşı minnet duymasını sağlamak amacıyla onlar için sağladığı tüm fiziksel imkanları elinden geldiği her fırsatta hatırlatmaktan geri kalmıyor ve çocukların sahip olduğu gereksiz suçluluk duygusunu körüklüyor.

Kafka babasından dolayı kitaplara ve aşırı düşüncelere sığınıyor. Babasının ondan tiksinti duymasının en büyük sebeplerinden biri budur. Fakat Hermann Kafka çocuklarını eğitirken kullandığı yöntemleri oturup bir kez düşünseydi tiksinti duyduğunun aslında oğlu değil kendisi olduğunu anlayabilirdi.

Kafka’nın dinsel arayışlarında en büyük rehberi diğer her şeyde olduğu gibi babası oluyor. Hermann Kafka’nın Yahudilik inancı yıkılmaya hazır bir kumdan kale olduğu için bilgilerini çocuklarına aktarmakta başarısız oluyor. Ve Kafka Yahudilik inancını güçlendirmeye çalışırken babasının tiksintilerinden kaçamıyor. Bunu Kafka şu cümlelerle tasvir ediyor:

“Arada ben olduğum için Yahudilik senin gözünde bir iticilik kazandı, Yahudi metinleri okunabilir olmaktan çıktı, seni ‘tiksindirdi’”.

Oğluna miras olarak bıraktığı Yahudilikten iğrenmesini Kafka tezatlık olarak görüyor. Çünkü Kafka’nın sahip olduğu inancın zayıflığını tiksindirici bulması demek kendi vermiş olduğu eğitimin yetersizliğini de kabul etmesi anlamına geliyordu. Ve bu tahmin edeceğiniz üzere Hermann Kafka’nın kabul edebileceği bir yargı değildi.

Kafka kendisini ailedeki tek sorun olarak görüyor. “Eğer ben olmasaydım daha iyi bir aile tablosu çizilebilirdi.” tarzı bir düşünceye sahip. Bu konuda yine benzer düşüncelere sahip olduğumuzu söylemeden geçemeyeceğim. Bana göre de eğer ben olmasaydım daha iç açıcı bir aile tablosu çıkabilirdi ortaya.

Hermann Kafka’nın çocukta bıraktığı en büyük yara şüphesiz ki özgüvensizliktir. Kafka, kaç yaşına gelirse gelsin asla kendine güvenemiyor. Aksine başardığı güzel bir olay ardından gelecek kötülüğü bekliyor. Eğer bir çocuğun taşıdığı olumsuz yönler, yani özgüvensizlik gibi, aileden kaynaklıysa o sorun öyle kolay çözülmüyor. Kendimden biliyorum. Ben de aynı Kafka gibi yıllardır bu sorunla mücadele ediyorum. Güzel işler yapsam da sanki hep o işe yaramaz, tiksinç çocukmuşum gibi geliyor. Bu noktada da Kafka ile benziyoruz sanırım.

Meslek seçiminde de Hermann Kafka’nın rolü büyük. Tabii görünürde Kafka meslek seçiminde özgür bırakılmıştır. Fakat Kafka, babasının varlığı ile bile ruhuna zincir vurduğunu söyler mektupta.

Kafka, içinde olan suçluluk duygusundan kaçmak için kayıtsızlık mekanizması geliştirmiştir. Ve meslek seçimi de bu kayıtsızlığa engel olmamalıdır. Bu nedenle hukuku ve ardından da memurluğu seçer. Tabii bu kayıtsızlık babasının tarafında sürekli eleştirilmeye devam eder.

Evlilik girişimlerinde başarısız olmasının en büyük sebebi her durumda olduğu gibi babasının yersiz yargılarıydı. Tabii bu başarısızlığı kendi korkuları da destekledi. Evliliği bir insanın ulaşabileceği en yüce nokta olarak görüyor Kafka. Ve bu yolla belki de babasıyla denk olabilmenin ve geçmişteki ve şimdiki acıların tarih olabileceği hayalini kuruyor. Fakat sonra şu cümle yerini alıyor satırlarda:

 “Bu kadarı çok fazla, bu kadar çok şeye ulaşılamaz.”

Evliliğe dair korkularından biri de babasına karşı açtığı kaçış girişimlerinin yazıda ve onunla bağlantılı olan konularda başarılı olmuş olmasıydı. Korkusu tam olarak burada başlıyordu. Evliliği, kazandığı bu ufak tefek bağımsızlıkları yıkabilecek potansiyel bir tehlike olarak görüyordu. Ve Kafka’nın hayatı bu tehlikelerden kaçmak üzerine kurulmuştu. Bu nedenle evliliği bir yanda çok isterken bir yandan da ondan kaçmak için geçerli sebepler arıyordu belki de babasını suçlu buluyordu.

Babasının onun üzerinde bıraktığı tek miras şüphesiz ki korkulardı. Hayatınızı size zehir eden şeyler kanınızdan olan bir insandan geldi mi kendi kanınızdan da iğrenme noktasına geliyorsunuz.

Babaya Mektup kitabının sonunda Kafka, babasının verebileceği olası bir yanıtı da kaleme alıyor. Ve bu yanıta göre Hermann Kafka asıl gerçeği görmeyi ret ediyor. Kafka’nın çocukluk travmalarının sorumluluğunu almayı bir kenara bırakıp, Kafka’nın özellikle evlilik konusunda kendisine diktiği rolün yanlışlığını konuşuyor. Üstelik bir de bu mektubun, Kafka’ya yönelttiği suçlamaları kanıtlamaktan başka bir işe yaramadığını söylüyor. Hermann Kafka, bir çocuk zihninin insan hayatını asla terk etmeyeceği gerçeğini değerlendiremiyor. Çocukluk travmaları her zaman bizimledir. İyileşmezler. Sadece halının altına süpürülürler. Acı verirler.

Cristoph Stözl Babayı Mektubu da referans alarak şöyle der: “Hermann ile Franz Kafka arasındaki kopuş, iki Yahudi kuşağı arasındaki önlenemez yarılmadır; bu, her ikisinin de, babanın da, oğlun da, kendi kuşaklarına özgü özellikleri aşırıya vardıran tipler olmaları sonucu, azap verici boyutlara varır.”

Aslında anlıyoruz ki baba ile oğul arasındaki kaçınılmaz uçurum yeni oluşmakta olan Yahudi orta sınıfının getirdikleriyle destekleniyor. Tabii bu durum Hermann Kafka’yı haklı çıkarmak için yeterli değildir. Çünkü bizi biz yapan koşullarımız değil, seçimlerimizdir.

Son olarak Hermann Kafka ile Franz Kafka arasındaki ilişkiyi Kafka’nın Babaya Mektup metnindeki sözleriyle özetlemek ve ardından yazımı sonlandırmak istiyorum:

“Sanki bir kişi beş alçak basamak çıkarken, ikinci kişinin o beş basamağın toplamı kadar yükseklikteki tek bir basamağı çıkması gibi bir şey bu; birinci kişi yalnızca bu beş basamağın üstesinden gelmekle kalmayacak, bunun gibi daha yüzlerce ve binlerce basamağı tırmanacaktır, çok büyük ve yorucu bir hayat sürmüş olacaktır, ama çıktığı basamakların hiçbiri ona, o ilk, yüksek, sahip olduğu tüm güçlerle bile çıkılması imkânsız basamağın, çıkamadığı ve doğal olarak da ötesine geçemeyeceği basamağın ikinci kişiye ifade ettiği anlamı ifade etmeyecektir.”

Babaya mektup sevdiğim bir kitap oldu. İyi okumalar.

 

  1. Emine diyor ki:

    Varlığından haberdar olmadığın bir kitaptı. Şimdi alışveriş listemin en başında. Bana figürü her insanın hayatında farklı noktadadır eminim. Kızları ilk babalarına aşık olur derler mesela. Bende öyle olmadığı için garip hissederdim kendimi. Babamın olduğu çocukluk anılarım çok azdır mesela. Ne çok uzağız birbirimize ne çok yakın. İnsan annesiyle konuşur konuşmasına ama babaya söyleyecekleri hep içinde kalır. Bundan dolayı “Babaya Mektuplar” gayet iyi olmuş. Tabi ki Cansu’nun yorumu da öyle. Beni bu kitabı okumaya ve düşünmeye sevk ettiğin için teşekkür ederim Cansu ♡

    • cansu diyor ki:

      Baba faktörü benim için de çok anlamlandıramadığım bir kavram olmuştur. Bundandır ki kitapta Kafka’dan çok kendimi okuyormuş gibi hissettim. Ben teşekkür ederim tatlı yorumun için. Okuduğunda düşüncelerini mutlaka yaz, çok merak ediyorum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir