2021 Intouchables Film İncelemesi

2021 Intouchables Film İncelemesi

Intouchables Film İncelemesi

Intouchables film incelemesi ile karşınızdayım. 2011 yapımı Fransız filmi seyirciye aşılamak istediği dostluk kavramı ile kült filmlerin arasına girmeyi başarıyor. İnsanlığın, sevginin ve merhametin ırkların ötesinde olduğunu bize hatırlatıyor. Bana iyi gelen bir film oldu. Arkadaşıma, farz edelim ki son filmimi izleyeceğim, hangi filmi önerirsin, demiştim. O da bana Intouchables’ı önermişti. Filmi izleyicinde neden bu filmi seçtiğini anladım. Ona da teşekkür ediyorum.

Yorumuma geçmeden önce filmden kısaca bahsedeyim. Paraşüt kazasında boynundan aşağısını hissetme yetisini kaybeden Philippe, bakıcı olarak eski bir mahkûmu (Driss) işe alır. Zamanla ikilinin arasında, kıskanılacak türden bir dostluk başlar.

 “Sanat bizim bu dünyadaki yolumuzun izidir.”

Intouchables’a dair hatırladığım ilk şeylerden biri kesinlikle Philippe’in bu sözü olacak. Tabii bu söz, birçok anlama sahip olabilir. Benim ilk çıkardığım anlam, bu dünyada bizim için belirlenen yolda yürürken; sanat aracılığı ile o yolda bize dair bir iz bırakmamız olmuştu. Tabii sonra, aslında o yolun sanat olabileceğini anladım. Yani belki de sanat, bir bebeğin attığı ilk adım, çıkardığı ilk dişti.

2021 Intouchables Film İncelemesi

Intouchables filminin başlarında Driss, işe aslında alınmak için başvurmuyor. “Belli özelliklerinden” dolayı ret edileceğini birçok kez deneyimlediğinden yardım parası için ihtiyacı olan imzayı almaya gidiyor. Çünkü yardım parası almak için en az üç kez iş verenlerden ret yemesi gerekiyor. Fakat Philippe onu bir ay denemek istiyor.

İlk mesaj bana kalırsa burada veriliyor: Belli özellikler. Hepimizin belli özellikleri vardır, bu çok normal. Ben kahverengi gözlüyümdür, sen sarışınsındır, başkasının gözleri çekiktir. Bunlar, farklılığın dolayısıyla insan olduğumuzun göstergesidir. Dış özelliklerin demir başı olduğu günümüz dünyasında, belli kalıplar dışında olan herkes az çok Driss gibi ırkçılığa maruz kalıyor. Tenin rengi, kalbin renginin önüne geçiyor.

Çoğu zaman karşımızdakinin bir insan olduğunu yani bizimle aynı şeyleri hissedebildiğini, düşünebildiğini unutuyoruz. Belli özelliklere göre birkaç absürt yargı oluşturuyoruz ve o yargılar tarafından yönetiliyoruz. Oysa insan dediğimiz varlık, bir renkten, bir gözden fazlasıydı. Her şeyin “harika” olduğu dünyamız ve toplumumuz bize bunu unutturdu. Üstelik, bundan rahatsızlık bile duymuyoruz. Bize dokunmayan yılanın ne hali varsa görsün diyoruz fakat o halin başrol oyuncusunun bir gün bizim de olabileceğimizi unutuyoruz.

İkili arasındaki dostluk, tenlerin, bedenlerin ötesindeydi çünkü onlar kalpleriyle, düşünceleriyle anlaşabilenlerdendi. Dostluğun gerçek tadına varanlardandı. Farklı düşünceler, farklı tarzlar, farklı yaşantılar tüm bu farklılıklar dostluk dediğimiz bir bütünü oluşturdu.

Sevgi, saygı, merhamet gibi duygular yani özümüzde bizi biz yapan değerlerimiz, insanları farklılıklarıyla sevmemizi sağlar. Bizim için asıl değerli olan kalp olmalıdır. Kalbin ne dediği olmalıdır. Bunun için de karşımızdakinin gözlerine bakmamız yeterlidir, kalbin ışığı gözlere yansır. Gözler asla yalan söylemezler. Çünkü onlar içimizde sakladığımız yargılarımızın, değerlerimizin aynasıdır.

Sanırım Philippe de Driss’in dış görünüşünden ziyade gözlerindeki ışığı gördü. Çünkü teninden ziyade kalbindeki farklılık onu diğer başvuranlardan farklı kılmıştı. Ve belki de o ışıltı sayesinde hayatında hiç unutmayacağı anılara sahip oldu.

Anılardan da ziyade bir insan için unutulmaz biri oldu. Önemli olan da bu değil midir? Etrafınıza baktığınızda herkes bu dünyada iz bırakma peşindedir. Fakat en güzel, en unutulmaz izin bir insan kalbine bırakılacağını unuturlar. Evet, sanat bu dünyada iz bırakmamız için muhteşem ötesi bir aracı fakat bana göre en güzeli sevmek sanatı.

Hayatı yaşanır kılan en önemli şeylerden biri de gelecekteki her bir saniyenin kapalı kutu olmasıdır. Planlar yaparak yaşarız fakat yaptığımız tek şey ihtimallerin planıdır. Hiçbir planın kesinliği yoktur. Çünkü oynadığımız oyunun kralı biz değiliz. Ve hayat, denildiği gibi, planlar yaparken yaşadıklarımızdır. Ve biz planlara odaklandığımızdan yaşadıklarımızı çoğu zaman kaçırırız.

2021 Intouchables Film İncelemesi

Intouchables filminde, Driss, hiç olmayacak bir durumda, zamanda Philippe ile karşılaştı. Ve bu ayrıntı filmi güzel yapan ayrıntılardandı. Ve belki de Driss o ana kadar hiç yaşamadı. Philippe ile sadece dostluğu değil hayatı da tattı. İşte tüm bunlar, hayatın bize getirdiklerinin sonucuydu. Bilirsiniz, bir gün işten kovuluruz ve aynı gün inanılmaz bir fırsat geçer elimize ya da tam tersi olur çok mutluyuzdur adeta göklerde süzülüyoruzdur ama birden yere çakılırız. Driss’in yaşadığı şeyde buydu. Hayatı bir kez daha alt üst olmuşken bir adamla karşılaştı.

Tüm bunlar hayatın bize getirdikleridir. Kabul etmemiz gerekir. Nasıl güzellikleri kabul ediyorsak hayatın bize getireceği felaketleri de kabul etmeli ve yaşamalıyız. Çünkü hayat dediğimiz diyalektikten öte değildir. Çünkü yaşamak istiyorsak, rüzgârın, güneş ışığının damarlarımızda akmasını istiyorsak sevinci tattığımız kadar acıyı da tatmamız gerekir. Bu, hayatın altın kuralıdır.

Biz ne zaman yaşarız? Nabzımızı duyduğumuzda yaşarız. Peki duyduğumuz sesler ritmik kalp sesleri midir? Hayır. Duyduğumuz hayattır. Hayat içimizdedir. Nefesimizde, adımlarımızda. Hayat her yerdedir. Görebilenlerden olmamız dileğiyle. İnsanları, kendilerinin elinde olmayan unsurlardan dolayı yargılamayanlardan olmak dileğiyle. Gözlerdeki ışıltıyı görebilenlerden, dostluğun ve insanlığın bedenlerin ötesinde olduğunu anlayanlardan olmak dileğiyle.

Intouchables, kalbi sıcacık yapan, hayatın izlerini görebildiğimiz nahif bir filmdi. İyi ki izledim. İzlemediyseniz mutlaka izleyin derim. Güzel bir sondu. Driss’in gözlerindeki ışıltının bulaşıcı olduğunu kim bilebilirdi. Filmi gerçekten iyi anlattığını düşündüğüm şarkıyı da buraya bırakıyorum. İyi gülmeler.

2021 Intouchables Film İncelemesi

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir