2021 Vincent Van Gogh Buğday Tarlası ve Kargalar

2021 Vincent Van Gogh Buğday Tarlası ve Kargalar

Vincent Van Gogh Buğday Tarlası ve Kargalar

Vincent Van Gogh Buğday Tarlası ve Kargalar eser incelemesi ile karşınızdayım.

Vincent Willem Van Gogh, hayatın akışını rüzgârın esişinde, kuşların dansında görebilenlerdendir. Sanatına ruhunu ve aklını adarken benliğinden vazgeçmiştir ve belki de o noktada insanlığın ne olduğunu anlayabilmiştir. Bizlerin aksine hayata basit anlamlar yüklemiş ve bu anlamlar, sanatla nefes bulmuştur.

Vincent her zaman kendimi yakın hissettiğim bir insandır. Onu anlarsam sanki tüm dünyayı hatta kendimi anlayabilirmişim gibi geliyor. Bundan dolayı bir köşede oturup Beethoven eşliğinde gün boyu eserlerinde onunla konuşabilirim. Aslına bakarsanız anlamayan bizleriz. Vincent’in her bir tablosunda yaşayan gerçekleri fark edemeyen bizleriz. İşte bu nedenle bugün Vincent’in en ünlü tablolarından biri olan Buğday Tarlası ve Kargalar isimli eserini inceleyeceğim. Her ne kadar Vincent’in söylemleri dillerin, kelimelerin ötesinde olsa da onun ruhunu bir nebze huzura erdirebilmek adına bunu deneyeceğim.

Eser, ressamın yaşamının son aylarında resmettiği resimlerden biridir ve çoğu kaynak tarafından da “son resmi” olarak nitelendirilir. Van Gogh’un bir buğday tarlasında elinde silahla intihar ettiğini varsayarsak bu tablonun altında büyük bir şeyler yattığını anlayabiliriz. Bir buğday tarlası görüyoruz, bu tarla üç farklı patikaya ayrılmış durumda ve üçünün de sonunda ne olduğuna dair bir fikrimiz yok. Ben bu eseri ilk gördüğümde, o patikalar bana hayatın belirli aşamalarıymış izlenimi verdi. En soldaki bebeklik ve çocuklu dönemi, ortadaki yetişkinlik dönemi ve sonuncusu yaşlılık dönemi. İlk ve son patikalar birbirine benziyor, tıpkı çocukluk ve yaşlılık döneminin birbirine benzemesi gibi. Bu yüzdendir dede ve torunların ayrılmaz ikili olması.

Yetişkinlik dönemini temsil eden patika gördüğünüz üzere biraz karmaşık. Yeşiller ve kahverengiler birbirine karışmış durumda. Yetişkinlik dönemi bizler için tam olarak böyledir. Yeşiller ve kahverengiler birbirine karışmış durumdadır ve bizim yolumuz o renklerin birleşiminden oluşmaktadır. Yeşillerimiz sevdiklerimizdir: ailemiz, arkadaşlarımız, kendimiz, hayatın temsil ettiği güzellikler ve dahası. Kahverengi ise bizim kayboluşlarımızdır. Kendimizi hapsettiğimiz duvarlarımız ve asla çıkarmayı beceremediğimiz maskelerimizdir. Ve insan hayatının en çetrefilli dönemi olan yetişkinlik dönemi bu iki zıt metaforun birleşmesinden oluşur. Hayatı diyalektiğin tanrısı olarak benimsediğimden bu çıkarım bana çok da mantıksız gelmedi.

Buğday tarlasını izlerken aklıma gelen bir diğer unsur berekettir. Buğday çok eskilerden beri insanların ana geçim kaynaklarından biridir ve bereketi temsil eder. İçinde tanrısallık barındırır. Buğdaylara bundan dolayı insan silüetleri de denebilir. Çünkü insanların içinde de tanrının nefesinden nağmeler vardır. Diğer taraftan, patikalar bana biraz da yarış pistlerini andırdığından buğday tarlasını da seyirciler olarak kabul ettim. Biz yaşarken, ağlarken, gülerken bizi izleyenler. Bizim acımızdan, yarışımızdan zevk duyanları temsil eden bir buğday tarlası Vincent için çok zor bir anlatım olmasa gerek. Rüzgârın esişine ve buğdayların dansına bakarsak seyirciler yarıştan çok memnun olsa gerek.

Gökyüzünden bahsetmek istiyorum. Yeryüzünün aksine kötülükten zerre barındırmayan gözyaşı ülkesi. Hepimizin hayatı boyunca ulaşmak istedikleri o gökyüzünde saklanmıştır. Örneğin özgürlük. Hepimizin hayatları boyunca hem kişisel hem de topyekûn olarak uğruna savaş verdiği, kanlar döktüğü özgürlükten bahsediyorum. Bu özgürlük, gökyüzünde gizlidir. Uğruna türküler yazılmış, ozanların dilinden yüzyıllar düşmemiştir. Analar, onun uğruna kaybettikleri oğullarına ne ninniler söylemiştir. Efsaneler onun üzerine kuruludur. Mecnun onun için mecnun olmuştur. Ferhat onun için dağları delmiştir. Ama ne yazık ki insanoğlu ilk hatayı, onu yeryüzünde arayarak yapmıştır. Ona önce aşk demiştir sonra umut demiştir. Ve özgürlüğün temelindeki özü terk etmiştir. Bundandır ki özgürlük son çare gökyüzüne, bulutların arkasına saklanmıştır. Bundandır ki her yağmur yağdığında belli belirsiz hüzünlerimiz ele geçirir ruhumuzu. Çünkü özgürlük aslında hepimizin kapanmayan yarasıdır.

Son olarak kargalara değinmek istiyorum. Kargaları hiç izlediniz mi bilmiyorum ama ben ressamın kargaları seçmesinin altında anlamlı bir neden görüyorum. Kargalar bana kalırsa en çok dışlanan kuş türüdür. Dış görünüşleri, sesleri diğer kuş türlerine göre daha farklıdır ve “çirkindir.” Günün birinde bir kargayla konuşma fırsatım olmuştu ve gözlerindeki buğu birçok insanınkinden daha derindi. Ve tüm bu acıya rağmen bana göre en güzel uçan kuştur. Bir karganın uçuşunda hayata dair izler görebilirsiniz. Bazen kalbinizi yakar bazense tüm vücudunuz adrenaline boğulur. Hayatın farkına en çok bir karganın uçuşunu izlerken varırsınız. Onların kanatları gözyaşlarından yapılmadır ve biz insanların onlardan öğreneceği birtakım gerçekler vardır.

Diğer taraftan, kargalar bana kalırsa Vincent özelinde “kendini tanımlayamayan” tüm insanları temsil eder. Umut en çok onların kalbinde yer etmiştir ve dünya en çok onların canını yakmıştır. En çok onlar ağlamıştır ve en çok onlar gülmüştür. Onlar gün ışığında karanlıkta kalanlardır ve kendi karanlıklarında kendi ışıklarını yaratanlardır. Onlar bir karganın uçuşunda hayatı görebilen ve hissedebilenlerdir. Onlar yaşamanın zevkine varanlardır. Ve hayatlarına veda etmeleri gereken vakit geldiğinde bir karga gibi usulca, acele etmeden özgürlüğe uçanlardır.

“Bir gün ölüm bizi başka bir yıldıza götürecek.”

Van Gogh o yıldıza kavuşanlardan. Ve biz de bir gün o yıldıza kavuşacağız. Bizler kargalarız, hedefi bir yıldız zerresinde saklanmış olanı bulmak olan. Bizler, bu tabloda, Van Gogh ile yaşayanlarız. Ve bu tabloda, Van Gogh ile ölecek olanlarız. Bir karganın kanadında hayatı bulanlara adıyorum bu yazıyı. İyi gülmeler.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir