Albert Camus - Düşüş Yorumu

2021 Albert Camus – Düşüş / Yorum

Herkese merhaba. Günler sonra kitap yorumuyla karşınıza geldim. Vaktinizi fazla çalmak istemem. Hemen konuya girmek istiyorum. Kitabımız meşhur Fransız yazar Albert Camus’nün (Franızca okunuşu kemü gibi bir şey olduğundan -nün eki getirmek istedim.) Düşüş kitabı. Kitabın daha iyi anlaşılması adına diğer yazılarımdan farklı olarak belirli alıntılar üzerinden değerlendirme yapmak istiyorum. Yazar bu kitabı ölümüne yakın bir tarih olan 1956’da yayımlamıştır. Yorumuma geçmeden önce kitabın arkasındaki tanıtım yazısını okuyalım:

Parisli saygın bir avukat, soylu davaların savunucusu ve çapkın bir erkek olan Jean-Baptiste Clamence, Amsterdam’da köhne bir barda geçmişini anımsar. Kendisiyle yüzleşirken geçmişteki kesinlikler belirsizliklere, başarılar başarısızlıklara dönüşür. Clamence’ın itiraflarında, elini taşın altına koymadan yaşayanların, pek çoğumuzun öyküsü vardır. Onun “düşüş”ü hepimize ulaşır. Camus’nün, burjuva ahlak anlayışını zekice alaya aldığı Düşüş, başarılı tekniğiyle de öne çıkan bir roman.

Hazır olun düşüyoruz. Bu kitap kısa olmasına rağmen hayli üzerine yoğunlaşılması gereken bir kitap. Çünkü her sayfada bir yargı, bir eleştiri ve bir tokat var. Ve en kötüsü bu yargıların, suçlamaların ve itip kakmaların hedefi sizsiniz. Öyle çekici bir üslup hâkim ki her sayfada kendinizi düşüşün içinde buluyorsunuz. Acımasız yargılamalar; bedeniniz ve en önemlisi ruhunuz yazarın kalemi tarafından esir alınıyor, siz bundan zevk alıyorsunuz.

“Duygularımızı yalnız ölümün uyandırdığına dikkat ettiniz mi? Bizden yeni ayrılmış dostlarımızı ne kadar severiz, değil mi? Ağızları toprakla dolup hiç konuşmaz olmuş hocalarımıza ne kadar hayranızdır! Saygı o zaman çok doğal olarak gelir, belki de tüm yaşamları boyunca bizden bekledikleri o saygı. Ama biliyor musunuz niçin ölülere karşı hep daha dürüst ve daha cömerdizdir? Nedeni basittir! Onlara karşı bir yükümlülüğümüz yoktur.”

Ölünün önünde tüm kavgalar biter. Saygı duyulmalıdır gidenin kalanlarda bıraktığı hüzne ve öfkeye. Dirisine saygı duymayan bizler; ölüsünü omuzlarımızda taşır, bir de gözyaşı dökeriz. Sonuçta bu da oynadığımız oyunun bir parçasıdır. Saçmalık. Öyle düşünüyorum ki mezarıma gelip ölmüş olan bana, iyi dileklerde bulunmak isteyenlerin yüzlerine, yerimden kalkıp tükürmek isterim. Bence insan mezardayken yani ölmüşken yani her şeyi ve herkesi yargılama hakkına sahiptir. Çünkü ölmüştür. En azından bu hak tanınmalıdır ölmeden ölmüş bir bedene.

“Kölelik mi, hayır biz ona karşıyız! Kendi evinde ya da fabrikalarda köleliğe yer vermek zorunda kalmak, şeylerin özünde vardır, ama bununla övünmek, işte bu olmaz!”

Herkesin reddettiği ama herkesin de kabul ettiği o gerçek. Kölelik. Sizce insan gerçekten özgür olabilir mi? Ben hiç sanmıyorum. Çünkü insan bir şeye tapınmak için var oldu ya da edildi- hangisine inanıyorsanız. Öyle ki ağzında “Özgürlük” nidalarıyla dolaşan herkese bakın. Sokakta bağıran, ezen, söven herkese bir göz gezdirin. O kimseler “Ben özgürüm, hiçbir şey benim efendim, tapınağım değildir!” diyen herkes apaçık özgürlük denen angaryanın birer kölesi olmuşlardır. Peki ben özgürlüğün asla elde edilemeyeceğini düşünüyorsam ve aynı zamanda insanın tapınma ihtiyacının olduğunu savunuyorsam, ben neye tapınıyorum? Kitabın sonlarına yaklaşırken duvarı izleyip bu sorunun cevabını sürekli düşündüm. Cevaba ulaştığımda, cevaba ulaşmam bu kadar uzun sürdüğü için kendime kızdım. Cevap basit: Ben hep şu dilimden düşürmediğim Ahlak Yasalarına tapınıyorum. Bir şeye karar vermeden önce ona danışıyorum. İyi insan olabilmenin derdindeyim yani. Peki siz? Tanrı’yı bırakalım. Konumuz hangi dinin mensubu olduğunuz değil; bu hayatta neye taptığınız, ve bunun cevabının -eğer gerçek bir dindar değilseniz- Tanrı olmadığını hepimiz biliyoruz.

“İnsanlar gösterdiğiniz nedenlere, içtenliğinize ve acılarınızın ağırlığına ancak siz öldüğünüzde inanırlar. Hayatta olduğunuz sürece durumunuz kuşkuludur, ancak onların kuşkuculuğunu hak edersiniz.”

İnsanlar yargılarlar. İyilik yaparsınız, yargılarlar. Seversiniz, yargılarlar. İstersiniz, yargılarlar. İnsanların birincil özelliğidir bu ve pek tabii bende kusma hissiyatı uyandırır. Peki neden yargılarlar? Cevabı karakterimiz Jean-Baptiste Clamence veriyor:

“O zaman insanlar yargılanmamak için yargılamaya koşarlar.”

“Bedenin ölümü gördüğüm ölümlere göre akıl yürütecek olursam, yeterli ve her şeyi bağışlatan bir cezaydı kendi başına.”

Ölü, diriler tarafından bağışlanmalıdır. Çünkü başlı başına ölüm, ölene verilmiş bir cezadır. Ama ben bir noktada yazardan ayrılıyorum. Ölü, yargılanan değil, yargılayan olmalıdır. Ölü sebep ne olursa olsun haklıdır, ona konuşma hakkı verilmelidir. Diriler yeterince konuştuğuna ve ölünün kellesini meydanda sergilediklerine göre sıra ölünün olmalıdır. Ama bu durumda, öyle görünüyor ki, ölünün tabutu yargının ta kendisi. Bir ölünün tabutuna iyice bakın. Derine gidin. Orada, tabuttan duyduğunuz suçlamalar – biraz merhamet sahibi iseniz- ruhunuzu emecektir. Ölüm bu sebeble soğuktur. Çünkü ölüm yargıların en acımasızıdır ve tabut. Tabut gözlerinizin önünden geçerken son dileklerinizi sunun Tanrı’ya. Çünkü sizin ölümünüz o tabutun toprağın altına girmesiyle başlar. Ve suçlamalar. Tabutun ruhunuzda bıraktığı yankılar. Hasta yatağına düşünceye dek sizinle olacaktır. İyi mesailer dilerim, meslektaşlarım.

“İnsan ölümsüzlük oyunu oynar, birkaç hafta sonra ise, yarına kadar gövdesini sürükleyip sürükleyemeyeceğini bile bilmez.”

Hepimiz bilmeden yaşıyoruz. Bazen, sessizliğin yoğun olduğu zamanlarda kalbimi hissediyorum. Ritim tüm vücudumu ayakta tutuyor. Ve bir gün birden duracağını düşünüyorum ve o zaman şimdi de olabilir. Belki bir saniye sonra birden duracak. Her şeyin aslında bu kadar basit olduğu gerçeği canımı sıkıyor. Sonra unutmaya çalışıyorum. Gecenin karanlığında hayata akmaya çalışıyorum. Bu korku ya da endişe ya da adına ne derseniz eskisinden farklı davranmama mı neden oluyor? Hayır. Eskisinden daha doyumsuz oluyorum. Daha çok yaşamak istiyorum. Bilmiyorum, insan ölüme mi tapar yoksa hayata mı?

“Son Yargıyı beklemeyin, her gün içindeyiz onun.”

Son Yargı. Herkesin ebedî olana hesap vereceği gün. O gün ne zamandır, bilinmez. Peki, her gün yargının içinde miyiz? Şüphesiz. Peki, kime hesap veriyoruz? Her gün, her saniye hayatlarımıza burunlarını sokan edepsizler kimler? Benim, sensin ve biziz. Hepimiz birinin hayatına burnumuzu sokuyoruz ve buna ilişki diyoruz. Onu sevdiğimiz ya da değer verdiğimiz için; onun hayatına istediğimiz gibi yorum yapma, onu eleştirme hakkı görüyoruz kendimizde. Ve belki de bu hakkı “Her insan başkalarının suçuna tanıklık eder.” cümlesinde buluyoruz. Ne bencilce. Ne yapmalı, yargılanmamak için? Yargılanmamak mümkün değil gibi, peki en azından yargılanmanın içimize oturttuğu o sıkıntıyla baş etmek için ne yapmalı?

“Mülkiyet baylar, bir cinayettir.”

Ne kadar paran varsa o kadar mezardasın, derler ya derim, bilmiyorum. Mal, mülk başlı başına sorundur ki bunu tarih boyunca uğruna yapılmış savaşlardan anlıyoruz. Baylar, bilmem farkında mısınız ama hepimiz birer fahişeyiz. Hayatını mülkiyete satan ve aslında hayatı kazandığını sanan. Acınası.

“Her özgürlüğün ucunda bir yargı vardır; işte özgürlüğün son derece ağır bir yük olması bundandır, hele ateşiniz olduğu ya da sıkıntıda olduğunuz ya da kimseyi sevmediğiniz zamanlarda.”

Özgürlük uğruna savaş açanlar. Ben yargılanmam, diye cıyaklayanlar. Hepimize selamlar. Ama görüyorsunuz ki yazarın da belirttiği gibi her özgürlüğün ardı yargıdır. Yani, neyden kaçarsınız onun esiri olursunuz. Ya da Cahit Zarifoğlu’nun da dediği gibi:

“İnsan bastırdığı duygunun, düşünüşün esiri olur.”

Peki yargıdan kaçamıyorsak, hayatın kendisi bir yargılama döngüsüyse ne yapmalı? Albert Camus nasıl bir yol gösteriyor? Ona kalırsa yargılanmamak mümkün değilse o zaman çıkar yol yargılamak. Yargılamak için de önce kendi yargıcın olman gerekiyor.

“ Başkalarını yargılama hakkına sahip olmak için insanın kendisine yüklenmesi gerekir.”
 
“ Kendimi ne kadar suçlarsam, o kadar sizi yargılama hakkına sahibim.”

Yani baylar. Eğer toplum yargılarından etkilenmemek- üzgünüm toplumdan kaçamazsınız- istiyorsanız, önce kendiniz, kendinizi öldüreceksiniz yani tabutunuza selam vereceksiniz. Selam verin baylar. O bizim dünümüz ve bugünümüz. Ve belki de yarının yargıcı.

“Ama şimdi, benim ne olursa olsun, sokağa çıkmam gerek.”

Ama şimdi sokaklara dağılmamız gerekiyor. O çığlığı bir daha duymayacağımızdan emin olmamız gerek. Çığlık mı, ne çığlığı? O çığlık, içimizde. Duymak gerek. İyi gülmeler.

Kitapta hoşuma giden diğer alıntılar:
I.

“Ah! Dostum, büyük kentlerde avare dolaşan yalnız kişi nedir, bilir misiniz?”
II.

“Her zaman hep geç olacak. Çok şükür ki öyle.”

III.

“Dinleyin! Şu görünmez iri martıların çığlıklarını duymuyor musunuz? Bize doğru çığlık atıyorlarsa, neye çağırıyorlar bizi?”

IV.

“Veremli ciğerler kuruyarak iyileşir ve mutlu sahiplerini yavaş yavaş havasız bırakır. İşte ben de böyle, iyileşerek sakin sakin ölüyordum”

V.

“Ama gerçek, aziz dostum, can sıkıcıdır.

VI.

“Aziz dostum, ne kadar küçük olursa olsun, onlara bizi yargılamaları için fırsat vermeyelim! Yoksa paramparça oluruz. Biz vahşi hayvan terbiyecisinin aldığı önlemleri almak zorundayız.”

VII.

“Katı yürekli değil, tam tersine, yufka yürekliyimdir, gözyaşlarım kolayca akar. Ne var ki, atılışlarım hep kendime dönüktür, içlenmelerim kendimle ilgilidir.”

VIII.

“Meslek ya da eğilim gereği, insan üzerinde çok düşündüğümüz zaman, primat maymunlara özlem duyduğumuz olur. Art düşünceleri yoktur onların.”

!!! Unutmayın. Düşünüş ile düşüş arasındaki fark sadece iki harftir. Düşüşe hoş geldiniz.

okurken ne dinledim?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir