An Inspector Calls Film Yorumu

An Inspector Calls Film Yorumu

Herkese iyi sabahlar, öğlenler, akşamlar ve geceler. Evet geçen bir sonraki yorumum Life is Beatiful hakkında olacak demiştim fakat ikizler burcuyum ve kararsızlık benim ikinci adım. Her neyse çok uzatmadan konuya geçsem çok iyi olacak. An Inspector Calls. Filmimizin Sherlock Holmes tarzı sevenler için doyurucu nitelikte olduğuna hiç şüphe yok. Konuya gelecek olursak kısaca:

“Film, gizemli bir müfettişin, varlıklı bir aile olan Birling ailesini ve onların akşam yemeğinde misafirleri olan genç bir kadının intiharını araştırmasını konu ediniyor.”

Filmde intihar eden genç kızımız aslında hepimiziz. Bunu okuyan sen ve bunu yazan ben; her gün, her saniye bir iş bulma, hayata tutunma, ayakta kalma umuduyla yaşıyor ve büyük balıklardan av dileniyoruz. Büyük balık olmak için büyük balıkların kurduğu düzene uymamız gerekiyor. Boyun eğmemiz gerekiyor ve eminim ki bunu hiçbirimiz istemiyoruz. Onlar da istemiyorlardı ama öyle ki bayım, cebinizdeki beş kuruş da bitti mi ortada ne gururdan eser vardır ne de inançtan. İnsan kendini satar; kendi için. Umut bir süre sonra acıya dönüşür. Ekmek, hayal gücünden, umuttan daha değerli hale gelir. Ondandır insanların ekmeği el üstünde tutmaları; ekmek olmadı mı ne aşk vardır ne de tutku. Sefalet denen angarya insanı avucunun içinde tutar, tutar ve sonunda insan o kadar sıkışır ki nefes alamaz, ölür. İşte sefalet içinde öldü derler ya sonra arkamızdan. Ne komiktir. Acımızı, gözyaşlarımızı, intiharımızı dedikoduya, edebiyata malzeme edenler hep bu büyük balıklardır.

Peki, kim kimin büyük balığı, kim kimin son akşam yemeği? Ben orta sınıftayım, evet sözde demokrasinin hüküm sürdüğü uygarlığımda orta sınıftayım. Ya da sınıftaydım, babam öldükten sonra kayboldum. Her neyse, konumuz benim acılarım değil. Konumuz asla eşit olamayacağımızı bildiğim benden düşük sınıflara ne gözle baktığım, onları ne kadar umursadığım. Sokak köşesinde oturan ve gözlerimin içine bakan bir çocuğa nasıl baktığımdır mevzumuz. Evet, mevzu. Asla çözülemeyecek ama hep konuşulacak. Neden bu kadar benciliz? Neden sadece kendimizi düşünen, gözlerimizin bağlanmasına izin verilen yaratıklara dönüştük? Ne oldu bize? Hani komşusu aç yatarken tok olan bizden değildi. Nereye kayboldu o insanlığın, medeniyetin hüküm sürdüğü yıllar? Nerede unuttuk kendimizi, içimizi, içimizdekileri?

Şimdi bakıyorum sokağa. Soğuk. Her yer ve her şey ve herkes. Özlüyorum bayım. Çocukların güldüğü zamanları, sadece arkadaşlarıyla kavga ettikleri zaman gözyaşları akan çocukların zamanını. Çocukları özledim bayım.
Çocukluğumu özledim. Ve çok kızgınım. Kader denen ilk nedene. Hepimizin ağzını bağlayan, susturan kadere çok kızgınım. Ama yine de susacağım bayım. Bakın yine kader susturuyor beni.

Filmi izlerken geçenlerde okuduğum ve yorumunu yazdığım Sabahattin Ali- Değirmen adlı kitabından bir alıntı geldi aklıma.

“Bilir misin, bizim en büyük maharetimiz nefsimizden beraat kararı almaktır. Vicdan azabı dedikleri şey, ancak bir hafta sürer. Ondan sonra en aşağılık katil bile yaptığı iş için kâfi mazeretler tedarik etmiştir.”
A
Filmin sonlarını aslında bu cümleler özetliyor. İnsanoğlunun çektiği vicdan azabı saniyelere özgüdür. Sonra küçük, küçücük bir teselli, bir bahane; tüm suçunu unutmasına izin verir. Hiçbir şey olmamış gibi devam eder hayatına. Sanırsam, oyunun kuralı bu. Unutmazsan yaşayamazsın.

Aslına bakarsanız, film benim anlattıklarımdan daha fazlasını anlatıyor. Ben sizi daha fazla tutmamak, sıkmamak adına kısa tutmak istiyorum yazımı. Tek söylemek istediğim, yarın ya da bu yazıyı okuduktan sonra ne zaman dışarıya çıkarsanız o zaman sokakta gördüğünüz bir beye ya da kadına selam veriniz. Eğer haliniz varsa sokakta, bir başına oturmuş klarnet çalan çocuğa para veriniz ya da onu dinleyiniz. Onu büyük bir saygıyla dinlemeniz ona para atıp gitmenizden daha az değerli değildir. Değer veriniz sokaktaki çiçeğe, şişenizdeki suyu onunla paylaşınız. Bir kedi gördünüz mü mesela; durunuz. Onunla konuşunuz. Evet, gözlerinizi ondan hiç ayırmadan, onun kediliğini ve sizin insanlığınızı unutarak ruhunuzla konuşunuz onunla. Değer veriniz bayım. İnsanlık ölüyor. Gülümseyiniz. Çünkü bir tek o kaldı elimizde. İyi gülmeler.

Filmden alıntılar:

I.

“Dünya üzerinde yalnız yaşamıyoruz,. Bütün insanlığın sorumluluğu hepimizde.

II.
“ -Bu insanların üzerine sert bir şekilde gitmezsen, bir bakarsın senden dünyaları isterler.

– İsteyebilirler. Ama dünyaları istemek dünyayı sahiplenmekten daha iyidir.”

III.

“ -Tanrıya inanıyor musun?

-Evet.

-Nasıl oluyor da inanabiliyorsun?

-İnsanlara inanamıyorum çünkü.”

IV.

“Halk adamlarının ayrıcalıkları olduğu kadar sorumlulukları da vardır”

Not:  Filmin en sevdiğim kısmını filmle ilgili bir fikrinizin olması adına buraya bırakıyorum. Tıklayıp izleyebilirsiniz. en sevdiğim kısım

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir