Dostoyevski Amcanın Düşü Kitap İncelemesi

Dostoyevski Amcanın Düşü Kitap İncelemesi

Dostoyevski Amcanın Düşü kitap incelemesi ile karşınızdayım. Uzun zamandır kitap yorumlamıyordum. Tabii Dostoyevski’yi eleştirecek konumda ve yetkinlikte miyiz bilinmez, elimizden geldiği kadar düşüncelerimizi yazıya dökeceğiz.

Dostoyevski’nin genel tarzından farklı olarak bu kitabında Çarlık Rus sosyetesine ağır bir eleştiri gözlemliyoruz. Rusya sosyetesine dair keskin iğnelemeleri ile gözlem yeteneğini konuşturan yazar Dostoyevski, kitabın sonuna yerleştirdiği dramatik aşk hikâyesi ile “Bakın ben her zaman buradayım.” demeyi ihmal etmiyor.

Tanınmış bir Rus hanımefendisinin, kızını yaşlı bir prense “satmak” için çevirdiği oyunların aynı zamanda nasıl onun sonu olacağını eğlenceli ama bir o kadar da utanç verici olaylar aracılığı ile öğreniyoruz.

Dostoyevski, alaylı iğnemeler ile Rus sosyetesi özelinde aslına tüm zamanların sosyetelerinin sahte egemenliklerini bir çırpıda duman ediyor. Sosyetenin her zaman kendine has bir ahmaklığı vardır. Kitapta da bunu rahatlıkla görüyoruz. Tabii, okuduğumuz şeyler bize pek yabancı gelmiyor çünkü yirmi birinci yüzyıl dünyasında bile sosyeteler bir gram değişmiyor. Yalanlarını başka yalanlarla örtüyorlar ve sonunda o yalanların altında can veriyorlar. Şan, şöhret ve para için yapamayacakları düzenbazlık, oynayamayacakları rol yoktur onların.

Kitap karakterlerinden olan Zina şöyle diyor:

“Hepsi benim ya da sizin yaptığınızın otuz kat kötüsünü yapmaya hazırlar. Bizleri yargılamaya ne hakları var!”

Zina bu sözünde haksız sayılmaz. Sosyetenin huyudur. Kendisi aynı emeller ya da daha aşağılık emeller için en küçük fırsatta daha rezilini ve daha küçük düşürücüsünü yapmaya hazırken, karşı tarafın en küçük hatasında en büyük, en iğrenç ithamları ağızlarına almaya kalkarlar. Sosyete kadar onursuz insanlar tanımadım doğrusu. Bu günümüzde de böyle değil midir? Bakarsınız iki gün önce aynı sofrada kadeh tokuşturanlar bugün birbirlerini zehirli sözleriyle sokarlar. Şüphesiz, insanoğlu bir gram değişmiyor.

Kitabı okurken, insanların aptallıklarına hem çok güleceksiniz hem de çok şaşıracaksınız. Ben pek şaşırmadım çünkü insanoğlunun yüzyıllar geçse de söz konusu şöhret ve para oldu mu her türlü kepazeliği yapabileceğini anladım. Tabii kitabı okurken Dostoyevski’nin diline tekrar hayran kaldım. Müthiş betimlemeleri sayesinde kendinizi adeta on dokuzuncu yüzyıl çarlık Rusya’sında buluyorsunuz.

 Ayrıca Amcanın Düşü adeta oyun havasındaydı. Kitabı bitirdikten sonra acaba sahnelenmiş midir diye merak edip ufak bir araştırma yaptım ama bir sonuç alamadım. Eğer bu kitap sahnelenseydi şüphesiz koşa koşa giderdim.

 Dostoyevski, bu kitabı sürgünden döndükten sonra yazmıştır. Aslında haksız sürgününden hemen sonra bu tarz eleştirel bir eser yayınlaması onun geçirdiği beş yıllık sürgün hayatında yaşadıklarını da az çok kavramamızı sağlıyor. Çarlık Rusya’sını bu derece ayrıntılı betimleyebilecek kadar olay sığdırmış olsa gerek o bitmek bilmeyen beş yıla.

Kitapta genel olarak Çarlık rejiminin sosyetesinin ahlak anlayışı ağır bir dille eleştirilse de demin de dediğim gibi Dostoyevski kitaba hüzünlü bir aşk hikâyesi serpiştirmeyi unutmuyor. Kitabın sonlarında karşılaştığımız beklenmedik aşk tufanı okuyanları Dostoyevski’nin edebi diline hayran bırakıyor.

Karakterimiz Zina, ölüm döşeğindeki sevgilisini son yolculuğuna uğurlarken onların gözyaşlarıyla birlikte biz de bu duygu seline kapılıyoruz. Ölüm huzurunda nasıl tüm günahların affedildiğini ve egemen olan tek şeyin sevgi olduğunu izliyoruz.

Emile Zola, “Ölüm huzurunda tüm küsler barışır.” der. Bu da o türden bir hikâye. Aşıkların birbirine veda ettiği, gözyaşların tüm kalp kırgınlıklarını yıkadığı hüzünlü bir melodrama. Bu melodramının beni en çok etkileyen kısmını da aşağıya bırakmak istiyorum.

“Her şey ölür Zina’cığım, her şey, anılar bile… O yüce duygularımız da… Yerine ağırbaşlılık gelir. Niye yakınalım. Yaşıyorsun, gününü gün etmeye bak, mutlu ol. İçinden gelirse başkasını sev; ölenle ölünmez. Yalnız, seyrek de olsa, hatırla beni; kötü şeyleri hatırına getirme, affet bunları, aşkımızda iyi şeyler de vardı Zina’cığım. Ah o ne tatlı, geri gelmez günlerdi!.. Beni dinle meleğim: Akşam gurup saatini severdim ben. Ara sıra o saatte an beni… Hayır hayır!… Neden öleyim?… Ah yeniden hayata kavuşmayı ne çok isterdim şimdi! O günleri hatırlar mısın Zina? Bahardı, güneş ışıl ışıldı, ortalık çiçek doluydu, çevremiz bayram şenliğindeydi sanki… Ya şimdi… Bak, bak!”

 

Kitabın sonu da gerçekten “İşte tam Dostoyevskilik bir son!” dedirten cinstendi. Diyeceğim o ki içinde yer yer dersler ve aforizmalar yer alan, ağır bir insanlık trajedisi okumak istiyorsa canınız (Hoş, hali hazırda çok fazla görüyoruz.) okuyabileceğiniz türden bir kitap. Yazar bunu hiç sıkmadan eğlenceli ayrıntılarla okuyucuya sunmayı başarmış.

Okurken kendinizi “Cidden bu kadar ahmak insan var mı?” diye sorarken bulabilirsiniz. Bu soru düşecek olursa aklınıza hemen şunu hatırlayın: Şu yaşıyor olduğumuz dünya ve tanık olduğumuz bu insanlık, tarihin en ağır trajikomedisidir. Eğer gülünecek ya da hayıflanacak bir durum varsa şu an üyesi olduğumuz toplumda bu kitaptakinden şüphesiz daha onursuz daha aşağılık olan olaylara bakmalı insan.

Tabii insan bu gidişe gülmeli mi ağlamalı mı bilemiyor. Sanırım tiyatroyu neden ağlayan ve gülen maskelerin temsil ettiği burada açıklığa kavuşuyor. Sonuçta ne demişti Shakespeare: “Bütün dünya bir sahnedir ve bütün erkekler ve kadınlar sadece birer oyuncu.” İyi seyirler efendim.

 

Kitaptan alıntılar:

 “Zaten felaket hiçbir zaman tek başına gelmez…”

 

“Zayıf, kof, her zaman başkasının etkisi altında hareket etmeye alışmış, ama bir aralık isyan bayrağını çekip kuvvetli, makul olmaya karar veren kimselerin bu hareketlerinin her zaman belirli bir sınırı vardır. Başlangıçta isyanları son derece şiddetlidir. Bu şiddet çılgınlık hali alır. Karşılarına çıkan engellere gözleri kapalı atılırlar, güçlerinin üstünde çaba gösterirler. Ancak, belirli noktaya varınca kendinden geçmiş o insan zınk diye duruverir, “Ben neler yaptım?” gibilerinden korku içinde kalakalır. Hemen arkasından da sönmüş balon gibi pörsür, ağlamaklı olur, diz çöküp af diler, her şeyin eskisi gibi olması için yalvarır, her şeyin bir an önce sonuçlanmasını ister.”

 

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir