Tatlı Gelir Yaşamayana Savaş İncelemesi

Glykys apeiro polemos, yani: Savaş, onu yaşamayanlara tatlı gelir. Bugün Desiderius Erasmus’un yazmış olduğu “Tatlı Gelir Yaşamayana Savaş” yazısını inceleyeceğiz. Öncelikle belirtmek isterim ki modern düşünce tarihinde barış elçisi olarak anılabilecek biri varsa, bu şeref öncelikle Erasmus’a aittir.

Yazar, konuyu genel bir perspektiften incelemişse de derine inildiğinde karşımıza Hıristiyanlık tabusu çıkar. Yazar, savaşın İsa Mesih’in vücudunda bir olan Hıristiyanlar için yasak olduğunu anlatır çünkü bir insana sudan sebeplerle savaş açanın iyiliği ve hoşgörüyü öğreti kabul eden İsa’ya da savaş açtığını söyler. Bana kalırsa böyle evrensel bir konu dinlere indirgenmemeli çünkü iyilik dinlerden önce de bir sorundu. Dinlerden önce de savaşlar vardı. Demek ki din savaş ve kötülük için kalıcı bir çözüm değil. Aziz Sancar’ı hepimiz biliriz. Kimya’ya ve genlere ilgim olduğundan uzun bir süredir yakından takip ettiğim bir İNSAN kendisi. Neden insan diyorum çünkü benim gözümde insanlığı, bilim insanı sıfatının önünde duruyor. Çünkü iyi bir insan olan iyi bir bilim insanı da olur. Her neyse bu alt parantezi kapatıp konumuza dönelim. Aziz Sancar bu konuda kabaca -kelimesi kelimesine hatırlamıyorum- iyi bir insan olmak için dinlerin şart olmadığını, kendimize edindiğimiz ahlak yasalarını dikkate almamız gerektiğini söyler. “Yani Müslüman olduğum için iyi bir insan değilim. İyi bir insan olduğum için iyi bir insanım.”

“Fakat savaşa yol açan herkes günahkârdır.”

Kitapta geçen bu cümle aslında hiçbirimizin göründüğü kadar masum olmadığını söyler. Geçenlerde okuduğum ve yorumunu sizinle paylaştığım Zülfü Livaneli’nin Son Ada isimli kitabında da buna benzer bir alıntı geçmişti. “Eğer bir yerde kötülük varsa oradaki herkes suçludur biraz.” Bazen susuyoruz bazense susturuluyoruz. Ama susturulurken bile özne olan bizler susma kararını alıyoruz. Bilirsiniz bazıları vardır ki kelimenin tam anlamıyla ne olursa olsun kötülüğe karşı susmazlar. Bu biraz tartışmalı bir konu çünkü bazen direnmek daha büyük acılara yol açabilir.

Erasmus bu konuda şöyle der: “Her şey iyi başlamış olsa bile kaybınız kazancınızdan apaçık fazla ise küçücük bir avantaj için başınıza sayısız dert almaktansa haklarınızın bir kısmından vazgeçmek daha iyi olmaz mı? Bu kadar çok Hıristiyan kanı feda ederek güvence altına alacaksam mülkiyet hakkını başkasına veririm daha iyi.” Yani önümüze geldiği gibi bağırmamalı, devrim yapmamalıyız. Her şey planlamalı, yanlışı doğruyu ölçmeliyiz. Yolun sonunda feda edilenlere kıyasla kazancımız bir elin beş parmağını geçmiyorsa ne anladım ben o işten. Sonuçta feda edilen koskoca yaşanmamış bir hayat. Özgürlük, demokrasi zırvalıklarının büyüsüne kapılıp, istediğimiz gibi oynayabileceğimiz oyunlardan değil bu.

Öbür taraftan insanın nasıl bir canavara dönüştüğünü, ilk zamanlar belirli ihtiyaçlardan -beslenme, barınma- doğan öldürme dürtüsünün nasıl bir zevke dönüştüğünü ve artık günümüzde insanların birbirini nasıl sudan sebeplerle öldürdüğünü ve insanların nasıl birer canavara dönüştüğünü anlatıyor Erasmus. Hatta hayvandan daha aşağılık bir varlığa dönüştüğümüzü belirtmekten de çekinmiyor. Bu konuda Erasmus’a ne yazık ki hak veriyorum. Sudan sebeplerle birden biten hayatlar. Bakınız kendi ülkemizden örnek verelim. Kadın, akşam yemeğinin tuzunu kaçırmış diye öldüresiye dövülüyor. Kızı telefonun şifresini girmedi diye kızını öldürüyor bir başkası. İnsanlar artık öldürmek için sebep arar duruma geldi. Bu da nasıl birer canavara dönüştüğümüzü yeterince ortaya koyuyor. Erasmus, bu konuya değinerek savaşın sadece ordularla olmadığını; bu devirde kardeşle kardeşin birbirine düşman olduğunu söylüyor.

Savaşlar her zaman bir sorun oldu. Basit sebeplerle savaşların çıkmadığı günlerde insanlık biraz daha gurur duyulası bir konumdaydı. Savaş çıkmasın diye öncelikle tüm yollar denenirdi. Çünkü o zamanlarda insan hayatının değeri bilinirdi. Çünkü hayat dediğimiz şey beş harften fazlasıdır. Kan, ter ve gözyaşı ile inşa edilmiştir. Sonuç olarak eğer bir savaş olacaksa gerçekten savaşın amacı hayatımı feda etmeme değer olmalıdır. Erasmus, bu konuda Pagan savaşçılarını örnek gösterir. Onlar savaşmadan önce sorunu çözmek için önceliklerini yapıcı fikirlere verirler. Örneğin, savaşmadan önce konuşmak, anlaşmak için bir araya gelirlerdi. Eğer konuşarak çözülmeyecek bir konuysa ki buna çok az rastlanır savaşa gidilir. Hatta savaşa gidilse bile savaş borusu çalmadan düşmana kılıç sallanmazdı, geri çekil borusu öttüğünde kılıcın düşmanın şah damarında da olsa öldürme hakkın elinden alınırdı. Tabii burada savaşı övmüyoruz sadece çok nadir de olsa savaş gerekliyse kurallarına göre oynanmalıdır diyoruz.

Demek istediğim şöyle de özetlenebilir:

Devlet olarak küçük haklarınızdan fedakârlık yaparak büyük savaşların önüne geçebilirsiniz. Bu bir insan hayatından daha önemli değildir. Eğer karşı taraf sözle ikna edilemiyorsa gerçekten ama gerçekten tek yol savaş ise o zaman savaşılmalıdır ama onda bile erdemli olunmalıdır. Sivillere zarar vermeden ve olabildiğince az insan kanı dökerek savaşılmalıdır. Yani hayvanca değil strateji kullanılarak insanca savaşılmalıdır.

Ben yine de insanların konuşarak halledemeyeceği bir konunun olmadığını ve savaşların, sadece liderlerin otoritelerini korumaları için başvurdukları bir yardım alarmı görevini üstlendiğini düşünüyorum. Kitaptaki şu alıntı da bu konuda beni destekler niteliktedir:

“Kendi tebaaları üzerinde daha kolay baskı kurmaktan başka bir nedenleri olmaksızın savaş çıkaranlar vardır. Çünkü barış dönemlerinde senatonun etkisi, meclisin onuru ve yasaların gücü bazı şeyleri önleyebilir, böylece hükümdarın canının istediğini yapmasına izin verilmez. Fakat savaşın başlamasıyla beraber her türlü mesele üzerindeki en yüksek komuta yetkisi bir azınlığın iradesine kalır. Hükümdarın desteklediği kişiler yukarılara getirilir, gözünden düşenlerin ayağı kaydırılır. Keyfî bir şekilde para toplanır. Çok söze ne gerek? Ancak o zaman kendilerini gerçek monarklar gibi hissederler. Bazen liderler, talihsiz halkı soyup soğana çevirdikleri sürece iş birliği yaparlar. Bu zihniyette olanların savaşma fırsatı çıktığında uzun boylu tereddüt ettiğini mi sanıyorsunuz?”

Yasalar ve halklar günümüzde lider görünümlülerin oyuncağı olmuş durumdadır. Daha kötüsü ne sen bunun farkındasın ne de polis farkında.

Tatlı gelir yaşamayana savaş. İşte tam bu nedenle savaş taraftarlarının birincil piyonları gençlerdir. Savaşın sadece ismini duymuş ama içindeki gençlik ateşini dindirememiş gençler o ateşi söndürmek için can atarlar. Oysaki insan öldürmeden de o ateş kontrol altına alınabilirdi. Biz gençler, bilinmeyene arzu duyarız ve büyükler bu nedenle bize imrenirler, içimizdeki ateşi söndürmek isterler. Savaş bunun için yeterlidir. Fakat biz içimizdeki ateşi nasıl söndüreceğimizi değil nasıl kontrol edeceğimizi öğrenmeliyiz. O ateş sönerse bir hayat da sönmüş olur. Çünkü bizi yaşatan o ateştir. Her şeyimizi elimizden alan liderlerden en azından bunu sakınmalıyız. Çünkü onlar da gayet iyi biliyor ki bu ateş sanatla, bilimle harmanlanırsa bir imparatorluğu yok eder. Elinizdeki gücün farkında olun.

“Öncelikle içimizdeki düşmanın (öfke, hırs, maddiyat merakı…) köklerini kurutup huzuru bulmamız gerekiyor. Yalnızca bu savaş, gerçek barışı sağlayabilir. Burada galip gelen, hiçbir ölümlü ile savaşmak istemeyecektir.”

Erasmus’un kitapta değindiği en güzel nokta bu sözlerle taçlandırılmıştır. Bundan dolayı bu konuyu sona bıraktım. Devletler, kardeşler savaşır birbiriyle. Harun ile Karun’dan beri böyledir bu. Fakat savaş dediğimiz şey ilk başta içimizde başlar. Önce kendimizle savaşırız. Eğer o savaşı kaybedersek bu sefer gözümüz iyice görmez olur, herkese ve her şeye savaş açarız. Bundan dolayıdır ki insan önce kendini hesaba çekmeli ve iyi bir insan olma yolunda adımlar atmalıdır. İçindeki düşmanını alt etmek en zor olandır. Yani Küçük Prens’in karşılaştığı Kral’ın deyimiyle en zor olan kendini yargılamaktır. Kendini yargılarsan içindeki savaşın galibi sen olursun.

Kendi içimizdeki savaş haricinde hiçbir savaşta galip yoktur. Ortada bir mutluluk varsa o da çalınmış bir mutluluktur. Birinin zenginliği diğerinden çalınmıştır. Ve savaş bir katliamdır. Ve bir askerle bir kasabın arasında hiçbir fark yoktur. Biri hayvan kesmeyi öğrenmiştir, diğeri insan kesmeyi. Savaşlar bir tiyatrodur. Ve sahnedeki tek gerçek hayatlarını bir hiç uğruna geride bırakan askerlerdir. Öylece yitip giden hayatlar. Ve bizim gördüğümüz buz dağının görünen kısmıdır. İşte askerler bunun için ölürler. Tepki almak istemem, onların da kendilerine göre inançları, ilkeleri vardır. Büyük bir şey uğruna öldüklerine inanırlar. Benim demek istediğim o büyük şeyin aslında bir hiç olduğudur. Benim amaçlamak istediğim liderlerin gözlerini boyadığı insanların gözlerini açmaktır. Çünkü uyanış ancak böyle gerçekleşir. Hepimizin içimizdeki savaşın galibi olduğu günlere. İyi gülmeler.

  1. Ayşe Öz diyor ki:

    Bir solukta okuduğum blog yazılarından bir tane daha…
    Yazdıkların o kadar anlamlı, o kadar güzel cümleler ki… okudukça telefona sarılasım geldi içimizdeki savaşı yenmemiz ve tek galibiyetin bu olduğu konusunda, iyilik meselesinin dinlerden de önce bir mesele olduğu konusunda gerçekten çok haklısın Cansu. Tek bir şeye değinmek istiyorum; “Yasalar ve halklar günümüzde lider görünümlülerin oyuncağı olmuş durumdadır. Daha kötüsü ne sen bunun farkındasın ne de polis farkında.” demişsin fakat bence herkes her şeyin farkında ama kimse bir tepki göstermiyor. Gösterenin de bir şekilde susturulduğu ya da görmezlikten gelindiği bir sürü psikolojisinin içindeyiz malesef. Ne yazık ki bu tüm dünyada geçerli. Farkında olduklarımıza rahatça tepki gösterebileceğimiz ve içimizdeki savaşta galip gelebileceğimiz günlere…

    • cansu diyor ki:

      Ayşe çok teşekkür ederim bu tatlı yorumun için. Ne sen bunun farkındasın ne de polis farkında kısmı biraz da şiire yönelikti :’) herkes olmasa da çoğunluğun artık bazı şeylerin farkında olmasına ben de katılıyorum. Güzel dileğin için ve yorumun için çok teşekkür ederim. Güzel bir gün diliyorum sana

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir