2021 The Fountain Film Yorumu

2021 The Fountain Film Yorumu

Bonjooour! Nedenini bilmemekle beraber bugün farkı bir giriş yapmak istedim. Fransızca gözümde Farsça’dan sonra en asil dildir. Kimse Farsça’nın eline su dökemez. ಡ ͜ ʖ ಡ

Konumuza gelecek olursak; tatlı mı tatlı bir okurumun geri çevrilemez bir naziklikle izlememi rica ettiği bir filmle geldim. The Fountain. Film Darren Aronofsky yönetmenliğinde, 2006 yapımı. Romantik/Dramatik bir havaya bürünen ama bilim-kurguya yeni bir anlam kazandıran film bir sona sahip olmamakla nam salmış durumda.

Film üç ayrı zaman dilimde geçmekte. Tabii bu filmin derinine inmeyip yüzeysel olarak izleyip hayatına devam edecekler için geçerli bir durum. Bana kalırsa film tek bir zaman diliminde geçmekte hatta o zaman dilimi de zamansızlıkla harmanlanmakta. İşte diyalektik.

İlk zaman dilimi 16.yy’da geçiyor. Aslında bu zaman diliminde Isabel’in yazmış olduğu ve temelini Maya inanç esaslarının oluşturduğu bir kurguyu izliyoruz. 16. yy’da yaşayan Thomas, kraliçenin emri üzerine hayat ağacının arayışına düşer. Döktüğü kan,ter ve gözyaşı ile hayat ağacının bulunduğu tapınağa ulaşır fakat Isabel’in durumu (beyninde ölümünü hazırlayan tümörden dolayı) kitabın son bölümünü yazmasına izin vermez. O da 21.yy’daki eşi Tommy’den kitabı tamamlamasını isteyecektir fakat bir soeum vardır; Tommy sonu bilmemektedir. Ama Isabel her seferinde ona sonu bildiğini hatırlatmaktadır.

Isabel’in üzerinde yoğunlaşmak istiyorum. Isabel beynindeki tümörden dolayı sayılı günlerini yaşıyor. Eşi Tommy ise kansere çare bulabilmek için gecesini gündüzüne katmış bir bilim adamı. Isabel, ölümün bir son değil sonsuzluğun başlangıcı olduğuna inanmakta film boyunca. Fakat eşi materyalist bir inancın izinden gittiğinden eşinin bu inancına anlam verememektedir. Tommy, ölümün bir başlangıç değil, bir hastalık olduğunu düşünmekte ve hastalığın tedavisini bulmaya odaklanmış durumda. Tommy, ölümün tedavisini bulduğu düşündüğü anda her şeyin sebebi olan eşini kaybediyor, kanımca bu da asla amacına ulaşamayacağının göstergesi oluyor. Bir süre sonra bu durumu Tommy de kabulleniyor ve içsel bir arayışa çıkıyor, Isabel ile sonsuzluğa ulaşmak için. İşte burada karşımıza film tanıtımında 26. yy denilen zaman dilimine geliyoruz. Bu zaman diliminin aslında Tommy’nin zihni olduğunu düşünüyorum. Ki bu fikri destekleyen birçok metafor mevcut. Örneğin; 26.yy’daki Tom(bundan sonra Tommy’nin zihni diye devam edeceğim.) saydam bir kürenin içinde kök salmış, dallanmış bir ağaç ile Xibalba’ya, yeniden doğuşa doğru seyahat ediyor. Bu ağaç 21. yy’da kaybettiği eşini temsil ediyor. Öyle ki Isabel ölürken ağaç da ölüyor. Başka bir örnek; ara ara kürenin içinde Isabel’i görüyoruz. Tommy’nin görmek istemediği biçimlerde görüyoruz Isabel’i yani karla oynamak istediği zaman reddettiği Isabel, yatağa düşmüş Isabel ve kitabı bitirmesini sürekli hatırlatan Isabel. Kötü anılar Tommy’nin peşini çıkmış olduğu içsel yolculuğa rağmen bırakmıyor. Tommy daha fazla acıya katlanamıyor ama kitabın sonunu da bilmediğini ifade etmekte ısrarcı oluyor. Isabel son kez kürenin içinde beliriyor ve Tommy’e sonu bildiğini söylüyor. Ve sonra, Tommy; Xibalba’ya ulaşıyor yani Nirvana.

Tommy sonun ne olduğunu anladığında Xibalba’ya ulaşıyor. Kitabın sonu Thomas’ın ölümü ile neticeleniyor. Kimdi bu Thomas? Evet, Isabel’in kurgusunda yer alan, hayat ağacının, ölümsüzlüğün peşinden sürüklenen fâni. Thomas hayat ağacına ulaşıyor ve ağacı yararak içindeki özsuyundan içiyor. Evet, artık ölümsüz. Ama beyler ve hanımlar, ölümsüzlük nedir? Dünya üzerinde bu fâni bedenler içinde hapsolarak yaşamak mı? Hayır. İşte bu filmin bendeki dönüm noktası burası. Thomas, ölümsüz oldum diye düşünürken birden vücudunun çeşitli yerlerinden kök salmaya, çiçeklenmeye başlıyor. Ve sonunda tamamen toprağa karışıyor, yani hayata karışıyor yani beyler ve hanımlar, Thomas ölümsüz oluyor. O zaman tekrar dönelim şu soruya; ölümsüz olmak nedir? Hayata karışmak. Rüzgarla birlikte esmek, kuşlarla beraber uçmak, balinalarla aşmak kıtayı ve çöllerde toz zerreleriyle savrulmak. Bir olmak. Ölümsüzlük. Her bir canlının nabzında atmak. İşte budur ölümsüzlük ve görünüşe bakılırsa Tommy de buna inandı filmin sonunda. Her şeyin materalizmin ötesinde olduğunu keşfedip kendini metafiziğin kollarına bıraktı. Ve eşinin mezarına bir tohum dikti. Ölümsüzlüğü yeşertecek olan tohum, Isabel’in kök salmasını sağlayacak, çiçek açmasını ve sonra meyve vermesini sağlayacak. Bir kuş o meyveden yediğinde Isabel bir kuş olacak. O kuş uçacak, uçacak ve uçacak. Isabel Tanrı’nın nurundan bir parça olan ruhu ile ölümsüzlüğe böyle adım atacak.

Peki siz? Ölümsüzlüğü yeşertecek olan tohumu dikecek misiniz ruhunuzun bahçelerine?

İyi gülmeler 🌼

Dipnot: Söylemeden edemeyeceğim filmi izlerken aklıma sık sık Simyacı geldi. Oradaki gencin yolculuğu ile Tommy’nin yolculuğu felsefi olarak bana çok yakın geldi. Bundan dolayı aşağıya hem filmden hem de Simyacı’dan alıntılar bırakacağım.

Film alıntıları

I.

“Bedenlerimiz, ruhlarımız için birer hapishanedir. Derimiz ve kanımız, bu hapishanenin demir parmaklıklarıdır. Ama korkmayın. Ölüm her şeyi küle döndürür. Ve böylece ölüm, her bir ruhu özgür kılar.”

II.

“Hepimiz hayatımız boyunca bütünün bir parçası olmak için çabaladık. Öldüğümüzde tam olmak isteriz, güzelliğe ulaşabilmek için. Çok azımız başarabiliriz. Çoğumuz geldiğimiz gibi gideriz, tekmeleyerek ve bağırarak.”

Simyacı kitabından alıntılar:

I.

“Üzerinde yaşadığımız dünya, bizim daha iyi ya da daha kötü olmamıza göre, daha iyi ya da daha kötü olacaktır. Aşkın gücü işte burada işe karışır, çünkü sevdiğimiz zaman, olduğumuzdan daha iyi olmak isteriz.”

II.

“Öyle zamanlar vardır ki, insan hayat ırmağının akış yönünü değiştiremez.”

III.

“Ve Tanrı geleceği pek ender açıklar ve bunu bir tek gerekçe için yapar: Değişmek üzere yazılmış bir gelecek söz konusu olduğu zaman. “

FİLMDEN ÇOK SEVDİĞİM SOUNDTRACK LİNKİNİ BIRAKIYORUM DİNLEYEREK OKUYUN, SEVECEKSİNİZ ♥️

the fountain soundtrack

2021 The Fountain Film Yorumu” te bir düşünce

  1. Belisabeau diyor ki:

    Beğendiğiniz için çok mutlu oldum. Aronovsky’nin filmleri bir başka gerçekten. Requiem for a dream de çok güzeldir. Ben en çok Fountain’ı seviyorum. Ama o da izlenmeye değer
    Sanatla kalın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir