Uysal Kız Kitap Yorumu

2021 Uysal Kız Kitap Yorumu

Herkese iyi hafta sonları dileyerek güneşli bir Cuma gününde masama oturmuş yaklaşık yarım saat önce bitirmiş olduğum kitabın üzerimde bıraktığı hissiyatlarla derin düşüncelere dalıyorum. Bugün çok sevdiğim Dostoyevski’den bir öyküyü konuşmak için aldım sanal kalemimi elime. Kitabın ismi “Uysal Kız”. Lafı fazla uzatmadan başlamak istiyorum verdiğim acımasız hükümlere.

Bir insanın susarak anlaşılmayı beklemesi anlaşılır şey mi? Kitabın anlatıcı “Bir yerde hata yaptım, ama bilmiyorum.” diyor. İşte hatası: İnsanoğlunun birbirini anlayabilecek kadar ruhlu varlıklar olduğunu düşündü. Yeterince aptal olan insanoğlu sizi anlamak için çaba sarf edecek kadar fedakâr varlıklar mıdır? Hiç sanmıyorum. İnsan bencillikle yoğrulmuştur. Hepimiz bir özür bekliyoruz toplumdan. Ama biz de o toplumun bir parçasıyız. Özür beklediğimiz kadar özür borçluyuz. Kırıldığımız yerden kırıyoruz, bazen bilerek bazen bilmeyerek. Ama dediğim gibi eğer toplumdan özür bekliyorsanız acınızı, kusurlarını, hatalarını susarak anlamalarını istemek yerine, onların yüzüne vurmamız gerekiyor. Ve bundan asla bir utanç, vicdan azabı duymamamız gerekiyor. Çünkü iyilik yapılması gerektiği yerde yapılmalıdır. Ayrıca, burada yanlış anlaşılmak istemeyerek açıklama yapmak istiyorum, bu yüzüne vurma eylemini belli bir dengeyle yapmamız gerekiyor. Aşağılamadan, anlayışlı bir şekilde özür beklememiz gerekiyor. Aksi halde suçsuzken suçlu konumuna düşen, bencilliğini kendi elleriyle besleyen insanlardan bir farkımız kalmaz. İnsan ne olursa olsun ölçüyü kaçırmamalı. Kitapta anlatıcı ölçüyü her seferinde kaçırıyor. Sanırım hiç beklemediği son da onun cezası oluyor.

Kitabı okurken hem kadına hem de adama hak verdiğim yerler oldu. Her ikisinin de hatası vardı yaşananlardan. Ama işte gurur denen bir illet var ya şeytanın her gece her gece kulağımıza fısıldadığı… işte o gurur denen illet belki de yaşanan felaketin başrol oyuncusu oluyor. Ve dahası ikisi de ön yargıların kurbanı oluyor. Kırmızı Pazartesi’nde yargıç “Bana bir ön yargı verin dünyayı yerinden oynatayım.” diyor. İşte bu cümle aslında bu kitabın vurgulamak istediklerinden sadece birini açıklığa kavuşturuyor.

Anlatıcı yaptıklarından pişman, bir acıma, merhamet dürtüsüyle karısına zamanında göstermediği sevgiyi, aşkı(?) göstermeye çalışıyordu. Bu durum, anlatıcının umduğunun aksine kadını şaşırtmış hatta sinir krizleri geçirmesine neden olmuştu. Buradan anlıyoruz ki zamansız olan her şey zehirdir. Zamansız sevgi de zamansız özlem de hepsi insana bir avuç kan kusturacak zehirdir, nitekim öyle oldu. Kadın intihar ettiğinde vücudunda hiçbir yara olmaksızın sadece bir avuç kan kustu. Bakın beni öldüren intiharım değildi, bu zehirdi dercesine birden öldü. Zaten tüm beklenmedik olaylar birden cereyan eder. Birden, sebepsizce, acımasızca ölür insan sesini duyuramadan.

Peki sevgi seli zehirlenmesi haricinde bu kadını öldüren neydi? Kuşkusuz vicdan azabı. Adam için edindiği peşin hükümlerin yanlışlığı kadıncağızın ruhuna ağır geldi. Düşünüyorum da acaba seçtiği yol kolay olan mıydı zor olan mıydı? Ama ben nereden bilebilirim ki… Belki eşinin ona beklenmedik şekilde gösterdiği merhamet ve acıma duygusundan korktu ya da kocasının oynadığı dolambaçlı güç gösterisinin altında ezildikten sonra bir de kocasının onda hissettirdiği minnet duygusunun altında daha fazla ezilip, iki büklüm olmaktansa ölmeyi tercih etti. Bilmiyoruz.

Bu kitap Dostoyevski’nin de bahsettiği gibi içsel bir sorgulama, vicdan muhasebesi, mutlaka haklı çıkılması gereken. Aslında bu bakımdan kitap ayna görevi de görüyor. Hepimiz her gün vicdan mahkemesinin önünde hesap veriyoruz ama yargıç da biziz yargılanan da. Ama ne gariptir ki yargıç olan biz de olsak beraat kararının verilmesi her zaman kolay olmuyor. Bunu Küçük Prens’teki Kral’dan da duyuyoruz: “Kişinin kendisini yargılaması, başkasını yargılamasından çok daha zordur. Eğer kendini doğru bir biçimde yargılamayı başarırsan, gerçek bir bilgesin demektir.”

Son hakkında birkaç kelam edecek olursam şunları söyleyebilirim: Artık son satırlarda hüküm verilmiş oluyor. Bunu şu cümleden anlıyoruz: “Canını burnundan getirdim, olan bu!” Ama bir korku da var ortada. Yalnızlık korkusu. “Hayır, her şey bir yana, yarın onu götürdüklerinde ben ne yapacağım?” Burada anlıyoruz ki anlatıcının kadının ölümüne; kadın ölmesinden çok kendisi yalnız kalacağı için üzülüyor. E bu da insanoğlunun bencilliğinin Dostoyevski tarafından zekice işlendiğinin apaçık kanıtı oluyor.

Ama her şey bir yana insan yine de üzülüyor. Bir beş dakika ne hüzünlere neden oluyor. Bir karar, bir yargı kimlerin ölümüne neden oluyor. İnsan üzülüyor bayım. İnsanın bu kadar acizken bu kadar gururlanmasına üzülüyor. Hiç yokken ölenlere üzülüyor.

Bilmiyorum, Dostoyevski şimdiye kadar okuduğum tüm kitaplarını, insanoğlunun acizliğini okurun yüzüne vurmak için mi böyle insanın içine sıkıntı veren sonlarla bitiriyor. Bir zamanlar Dostoyevski’yi anlayabileceğimi düşünürdüm ama şimdi onca yazdıklarına rağmen onu anlayamamaktan korkuyorum. Dahası Dostoyevski demek kanımca ruh demek, işte korkumun kaynağı da bu aslında. İnsanı anlayamamaktan korkuyorum ve kendimi. Ne yapacağım ben sevgili okur? Bu bilinmezlik sırrını nasıl çözeceğim? Neyse, kitap güzeldi. Hem de çok güzel, okuyunuz. İyi gülmeler.

Kendime Not

Daha az susmalısın Cansu. Susarak anlaşılamazsın. Anlatıcıyı kaç kez kendi yerine koydun farkında mısın? Daha az sus. Evet insanlar belki yine anlamayacaklar, hüküm vermekten vazgeçmeyecekler. Ama sen onlar için değil kendin için susma. Çünkü sustukça zehirleniyorsun. Anlatmaya çalış. Evet söylemek yazmaktan daha zor ama bir dene. Denemek pişmanlıktan daha az acıtır. Ve bir de gururun boyunu geçmesin Cansu. Bir burjuvaziye nasıl davranıyorsan sokaktan geçen eskiciye de öyle davran. Ne sen ondan fazlasın ne de o senden eksik. Bırak dilin çözülsün. Susmak çözüm değil. Susmak ölüm demektir. Senin konuşman lazım, anlaşılmak istiyorsan konuşman lazım. Az daha gayret. Seni seviyorum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir