Yaşamak – Yu Hua Kitap Yorumu / Yaşamak Yani Ağır Bastığından

Yaşamak biraz da cezalandırılmaktır. Bugün sizinle Çin edebiyatına konuk oluyoruz. Yu Hua isimli yazarımızın “Yaşamak” isimli kitabını bitireli on dakika oluyor. Olaylar o kadar ağır geldi ki ağlayamadım bile. Kader bazen haddini aşıyor baylar, hem de fazlasıyla. Uzun tutmak istemiyorum çünkü cidden kelimelerimi seçmekte zorlanıyorum.

Fugui, mirasyedi bir babanın mirasyedi bir oğlu. Gençliğin beraberinde getirdiği tutkuların Fugui’nin boynunu nasıl bir yılan gibi sardığını okuyoruz. Bu yılanın zehri öyle alışılmışın dışındaki Fugui’yi nasıl cezalandıracağını çok iyi biliyor; yaşatarak. Ama yaşamak için nefes lazım. Yılan, o nefesi Fugui’nin sevdiği herkesi zehirleyerek elde ediyor. Peki bunun suçlusu kim? Hata yapan ve hatasından pişman olan Fugui mi yoksa haddini aşan kader mi? Bunun cevabını bilmiyorum.

Fugui’nin affedilmeyecek tek suçu geç kalmasıdır. Ama bunu kendime itiraf etmek de zor oluyor çünkü hepimiz aslında biraz geç kalmışızdır.

Fugui’ye kızmak ile kaderine ağlamak arasında sıkışıp kaldım kitap boyunca. Aslına bakarsanız kendimden bir parça da buldum. Bazen Fugui ile yer değiştirdim. Ben anlattım, o beni dinledi. Fugui, bunları hak etmedi baylar. Ben de hak etmedim. Evet biraz bencil bir yazı olacak bu çünkü dediğim gibi Fugui biraz da bendim aslında.

Hepimizin birçok hatası oldu bu hayatta. Bedeller bazen ağır oldu bazense hissedemeyeceğimiz kadar derin. Ama hiçbirimiz tam olarak bağışlanmadık. Yedi düvel bağışlasa da biz kendimizi bağışlayamadık. En çok biz kızdık kendimize içten içe. Çürüttük içimizi sonunda yarattığımız nefretlerle. Kendi nefretimizle. Fugui de kendinden nefret ediyor içten içe. Bunu görebiliyorum. Kızıyor kendine, akılsızlığına. Ama bir yandan da biliyor yaşamayı sonuna kadar. Çünkü kendi ipini kendi asıyor. Onun cezası ölüm değil de ölümden daha ağır olan ölüm görmek oluyor. Longer, onun yerine öldü çünkü kader öyle kolay kolay bırakamazdı Fugui’nin peşini. Fugui; iyi davranmadığı, onu anlamak için çaba göstermediği oğlunu saçma sapan bir sebepten dolayı toprağa veriyor. Çünkü kaderin görülecek hesabı var mirasyedi Fugui efendiyle. Ve kader, oyunlarına devam ediyor.

Kitapta ölüm ile doğum hep iç içe geçmişti. Bu hem canımı sıktı hem de hoşuma gitti. Çünkü, okurlarım bilir, diyalektik hep sevdiğim bir konu olmuştur. Canımı neden sıktığı konusuna gelirsek de hayatında ölüm ve doğum gerçeğinden kaçmak için kabuk arayan bir kaplumbağa için sebep pek de anlaşılmaz değil.

Kitabın arka kapağında “Doğumları ve ölümleri, mutsuzluklarıyla ve umutlarıyla…” yazılmıştı. Bunun üzerine de düşündüm biraz. Acaba mutluluk denen şey mutsuzluk kadar somut olmadığı için mi yazılmamıştı? Yoksa umut etmek biraz da mutluluk mu demekti? İnsan, umut etmeyi elden bırakırsa mutsuzluk kapanına mı kısılır? Peki bu tercihi yapan kimdir? Kişi kendisi bile isteye kapısını açar mıydı mutsuzluğa? Ama bu sorudan önce mutsuzluğun tanımını yapmak gerekir: Mutsuzluk bırakmaktır. Sevmeyi bırakmak, gülmeyi bırakmak, selam vermeyi bırakmak, aramayı ve keşfetmeyi bırakmak, müzik dinlemeyi bırakmak, yaşamayı bırakmaktır. İnsan sanırım mutsuzluğu kendisi seçiyor baylar. Çünkü bildiğim kadarıyla kader, kabullenmek için değil ona baş kaldırmak için vardır. Kaderini kabullenenlere bakın derim. Kabullenmenin gerçek mutluluğu getirdiğini sanırlar ama yanılırlar. Tek yaptıkları şey zehirlenmektir. Asıl olması gereken kaderi kabullenmeyip, savaşmaya devam etmektir. Evinde “Benim de kaderim buymuş, napalım…” demek mutlu olmak değildir baylar. Böyle yaparak kaderin size sunduğu huzur maskeli mutsuzluğu, ruhunuzun baş köşesine kendi ellerinizle oturtmuş olursunuz.

Fugui, kaderini kabullenmedi. Ama bedel ödedi baylar. Yaşayarak bedel ödedi. Kendi küçücük oğlunu yamalı kıyafetleriyle kefenledi de yine sonunda gitti, o öküzü aldı. Çünkü o, yaşamanın şakaya gelmeyeceğini anlayanlardandı.

“Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,

Yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin.

Hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,

Ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,

Yaşamak yanı ağır bastığından.”

Demiş üstat Nazım Hikmet. Kitap boyunca bu dizeler kafamda dans ediyordu. Siz de okuyun istedim. Fazıl Say ve Genco Erkal yorumu da bir başkadır. Kim bilir belki de şair bu dizeleri Fugui için yazmıştır. Yani bizim için. Çünkü hepimiz aslında biraz Fugui’yiz. İyi gülmeler.

Not: Kitabın kapağı beyaz üzerine çizilmiş 7 çizgiden ibaret. Beyazlık Fugui’nin hayatını temsil ederken o yedi siyah çizgi Fugui’nin hayatındaki izleri, yaraları temsil ediyor…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir