Yukio Mişima Yaz Ortasında Ölüm Kitap Yorumu

Herkese merhaba. Bugün yeni bir kitap yorumuyla karşınızdayım. Daha önce Bir Maskenin İtiraflarını okumuş olduğum Yukio Mişima’nın Yaz Ortasında Ölüm isimli kitabını okudum. Kitap farklı farklı hikâyelerden oluştuğundan hepsini tek tek incelemek istedim. Bundan dolayı yazı biraz uzun oldu. Affınıza sığınıyor ve sabrınızı diliyorum. İyi okumalar sayın okur 🌼

SİGARA

Bu hikâyede aslında bir çocuğun, bir gence evrilirken, toplumda yer edinmeye çalışırken; düşündüklerini, hissettiklerini okuyoruz. Kendini bulmaya çalışan, var olmak için mücadele veren oğlan, büyüdüğünü büyümekte olduğunu eskiden çirkin gelen şeylerin şimdi gözünde güzelleştiğini söyleyerek belirtiyor. Değişimin farkına varıyor, değiştiğinin ve değişmek istediğinin. Ve bundan yadsınamaz bir korku duyuyor. Dünyayla ilk buluşmasında hissettiği korkunun gözlerinde canlandığını sandığımız bir bebeğin korkusu belki bu. Toplumun dikte ettirdiği normlara karşı çıkan çocuk, şimdi o normları çekici gören birine dönüşüyor. Belki de toplumsallaşıyor. Aslında hepimizin yaşadığı ve yaşamakta olduğu varoluşsal sıkıntıları, devinimleri bize hissettiriyor. Yazar hikâyenin bir bölümünde “Gençlik ebediyen sürmelidir gerçekte sürer de .” diyor. Bu cümleden kastı sanırım büyümek yani büyümenin asla bitmeyeceği. Ve bilirsiniz büyümek ve gelişmek gençliğin meyvesidir, bitmek tükenmek bilmeyen bir meyve. Fizikselliğin ötesinde – insanlarda bir süre sonra büyüme yok denilebilecek kadar yavaşlar- ruhumuzun sahip olduğu büyüme işlemi biz toprağın altına girene kadar devam eder. Tabii ondan sonrasını bilmiyoruz. Bu hikâye bana Japonya’yı ve gençliğin karamsarlığını, çömezliğini ve zevk veren zehrini hissettirdi. İlk hikâye ve beni içine almayı başardı.

HARUKO

Bu hikâye ise gençliğini keşfeden, tutkuya aç bir erkeğin zihninin gerçekliklerini tüm çıplaklığıyla önümüze seriyor. Garip bir şekilde kendinizi hiç ummadığınız bir anda atmosferin içinde yer edinmiş olarak görüyoruz. Atmosferin melankolik hissiyatı zihnimizi ele geçiriyor ve açıkçası bu hissiyat vazgeçilmez, bağımlılık yapıcı derecede hoşumuza gidiyor. Hiro, kaybettiği saflığa bir hayranlık duyarken içinde bitmek bilmez tutkuyu bastırma girişimlerinde yetersiz kalıyor. Şeytan gözlerini boyamış çoktan. Aslında gençliğin ne kadar şeytani ve günahkâr olabileceğini de görüyoruz ve gençliğin beraberinde getirdiği tehlike dört bir yanımızı sarıyor, o tehlike bir zamanın gençleri tarafından bize miras bırakılan bir tehlike. Gençlikle beraber çocukluğun saflığını kaybetmiş olan yetişkinler, zamanı geldiğinde gençliği de arkalarında bırakarak yetişkinliğin monotonluğuna akılmışlardır. Bundandır ki özlem duydukları gençliğin hırçınlığına ulaşamamanın getirdiği intikam duygusuyla gençliği sömürmeye başlayacaklardır. İşte bu hikâyede de gençliği, bir tutku canavarı tarafından sömürülen ruhun çıkmazlarını okuyoruz.

” ‘Keşke benim de öyle hep gülümseyen bir nişanlım olsa,’ dedim içimden. Sabah oldu deyip gülebilmek, binadan aşağı atlamış biri diyerek gülebilmek isterdim. ” diyor bir kısımda karakter Hiro, aslında burada Hiro’nun çok da sağlıklı bir zihninin olmadığını görüyoruz. Ben Hiro’da aslında Yukio Mişima’nın hayatından yola çıkarak otobiyografik bir hava da sezdim. Atmosfer cidden çok etkileyiciydi, atmosferin sahip olduğu tutku ve karamsarlık havası insanı hikâyenin bir kahramanı hâline getiriyor. Yazar müthiş bir iş başarmış.

SİRK

Aslında ikinci hikâye ile benzer bir konu üzerine kurulmuş olan kurgu aynı düşünüşü çok farklı bir yoldan okuyucuya aktarmış. Tutkunun ve özgürlük merakının gencin yüzünde yeni bir çehre yarattığını fark eden sirk patronu; o çehreyi kıskançlıkla karşılıyor. Kendi özgürlüğünün elinden kaymasını zamanında sadece oturup izleyen patron, bu gencin içindeki ateşi çalmak istiyor. Bunu da ancak ona kendi hayalindeki ölümü bahşederek başarabilirdi. Gencin ölümü patrona bir gençlik ateşiyle yanan yürek bahşediyor. Ve işte burada anlıyoruz aslında Yukio Mişima’nın öykünün başında; ” İnsanların yüreklerine yatırım yaparak servetlerine servet eklemişti. Adeta yürek simsarıydı. Sirk patronluğuna ondan daha uygun biri olamazdı.” sözüyle anlatmak istediğini. Hiç kuşku yok ki bu trajedi ile sirk patronu servetine yaşanmamış bir yaşam kazandırmıştı. Kısa ama etkileyiciydi. Öykünün en beğendiğim kısmını spoi olmaması için yazmak istemiyorum ama mutlaka okumalısınız. Bir ölüm ancak öyle taçlandırılabilirdi.

KANATLAR

Bu öykünün bende hissettirdiklerini bırakıyorum buraya. Çok güzel ve trajikti.

Hepimizin omzunda çıkıveren özgürlüğün temsili kanatlar, ve onları göremeyen biz. İnsan omzuna binen şeyin yük olduğunu söyler durur, yaşamı boyunca ve bundan şikayetçidir de. Ama o yükün nerden geldiğini asla sorgulamayarak da ölecektir. Şikayet etmekle kalan bir ömrün mührünü basarak idam sehpasına, sonlandıracaktır göz yaşartıcı gösterisini. Sadece çocukların görebildiği bir şeyler var, kanatlar. Hepimizin omzuna binen yükün, asla ilgi göstermediğimiz, çürümeye yüz tutan kanatlarımız olduğunu görebilen bir çocuklar var. Bizse o çocuklara “çocuk” demekle meşgulüz. Oysa çocuk demek aptal demek miydi? Onların düşüncelerini ciddiye almayan bizler elbette ödeyecektik bu yüzsüzlüğün bedelini. Peki nasıl? O yükün – kanatların – altında bir böcek gibi can vererek. Hepimizin mutlak sonu bu değil mi? Hayat boyu artan yüklerin altında ezilerek ölmek ve bu ölümü hak ediyoruz gibi geliyor bana. İşte bir bedel. Bedel ödüyoruz bayım. Çocukluğun masumiyetini kaybedenler olarak, çocukları aptal yerine koyduğumuz için bedel ödüyoruz. Ve elbet ki bize o yüklerden kurtulmasını ya da onlarla baş edebilmesini öğretecek olan da sözlerimizle kırbaçladığımız çocukluk. Tabii kim göre kim baka… Sırtında yüküyle işe geç kalan adam o koşuşturmacanın, mahşer kalabalığının içinde neyi göre de neye baka.

“Ve düşüp duruyor kırlangıçlar, üşüyorum
Bir yolcu hüznüyle geçip gidiyor ömrümüz.”

SAYFİYE ÇAMLARI

Bu hikâye çocuklara has bir masumluk içeriyor. Hayatın o bilindik yükünü erken yaşta sırtlanmış olan Miyo, bir çocuğun isteyebileceği en doğal şeyi, çocukluğunu istiyor. Belki de ona, hayatı boyunca ilk defa şefkat dolu yanaşan adama bilinmedik duygular besliyor. Sırtında taşıdığı bebek ise sevdiği adama verebileceği en manidar hediye oluyor. O bebek adamla Miyo’nun yaşayamadıkları aşklarının meyvesi oluyor. Ve bir çocuğun hayal kırıklığı, o çocuğun özgürlüğüne giden yol oluyor. Sırtındaki yükten romantik bir hikâye ile kurtulma şansı yakalayan Miyo, belki de 16 yıllık ömründe ilk defa kendini hafif hissediyor.

Ama bir şey var. Acaba sırtındaki yükten ebediyen mi kurtuldu yoksa hayat; Miyo’nun oynadığı yaşından dolayı affedilebilecek olan hatayı, ekecek miydi Miyo’nun kamburlaşmış sırtına. Ve o tohum bir gün çam ormanı olacaktı. Hayat intikamını böyle alacaktı Miyo’dan. Kurtuluşu olan çamları sırtına yük ederek pişman edecekti Miyo’yu çocukluk aklıyla hareket ettiğine. Ve Miyo böyle büyüyecekti. Çünkü rivayet olur ki; hayat çocukluk aklıyla hareket edenlerin sırtına bir yük bindirir ve aslında orada başlar hayat dediğin. Çok güzel bir öyküydü. Bir çocuğun zihnine konuk etti bizi yazar Yukio Mişima.

BULMACA

Garip bir hikâyeydi. Yakışıklı kominin karısıyla nasıl evlendiğinin hikâyesini anlatıyor fakat trajedi budur ki hikâyede kadın sadece son cümlede geçiyor. Aslında bu kadın; yakışıklı kominin, başka bir kadının kalbinde açtığı yarayı, kapatmak için ya da kendince kalbinde yara açan kadından intikam almak için evlendiği biri gibi geliyor bana. Ve bundan dolayı da üzülüyorum bir anlık hırsla, sinirle verilmiş kararların sonuçlarına. En nihayetinde bir teselli uğruna verilmiş kararlar neredeyse her zaman hüsranla son buluyor. Bu hikâyede üzüldüğüm tek şey bir teselliye kurban giden ve bundan haberi bile olmayan kadın. Ne komi ne de klasik, burnu havada, zengin kadına üzülmüş değilim. Tamam kabul, birkaç saniyeliğine kominin düştüğü hayal kırıklığına üzülmedim değil ama bu onu haklı bulduğum anlamına gelmiyor. Her neyse, her neyse hikâye güzeldi. Hikâyenin konusunun ötesinde bir kısım çok hoşuma gitti, sizinle de paylaşmak istiyorum.

“Dönüp bana baktınız. Fakat o an içimde kopan fırtınayı hiçbiriniz anlayamadı…”

Biz de hep bakıyoruz. Neye baktığımızı, neden baktığımızı bilmeden günde belki yüz tane çehreye bakıp geçiyoruz. Ne yaşadıklarını bilmeden, sanki her şey çok basitmiş gibi – evet basit fakat bu basit olduğunu savunacağım anlamına gelmiyor. Çünkü herkesin dünyası kendisine değerlidir. Ve ben kimsenin dünyasını basitleştirme veya küçümseme hakkına sahip değilimdir. – o yüzlere bakıp geçeriz. Ama çoğunluğun aksine benim bazen o yüzlere çok dikkatli baktığım olur hatta daha da ileri gidip gözlerinin içine bakarım. Orada acıya dair bir şeyler bulabilme umuduyla dolaşırım. Benimkisi aslında sahip olduğum yalnızlığı tescilleme isteği ya da bu yalnızlığa bir son verme girişimi. Birçok göze bakarak hissettiklerini hissetmeye çalışıyor, onlarla 40 yıllık ahbapmışım gibi sohbet ediyorum, tabii onlar bunu bilmeden ya da ben onların bunu bildiğini bilmeden. Bedenlerin ötesine geçip ruhlarla selamlaşıyorum aslında. Biliyorum, söylediklerim garip şeyler ama daha garibini söyleyeyim mi bir keresinde bu söylediğim şeyi bir kediyle yapmıştım. Belki on dakika ikimiz de birbirimize baktık, sanki birbirimizi anlıyormuşuz gibi. Ruhlarımız sanki kaybolan yavrusunu bulan bir annenin şükranlığıyla eğiliyordu birbirimizin önünde. Ve ben o an anladım, bir kedinin ruhunun ne kadar yüce olabileceğini.

Velhasıl güzel bir hikâyeydi. Bazen bir öyküyü sadece tek bir cümle için kaleme alır yazarlar. İşte bu da -eğer yazara saygısızlık olmayacaksa- öyle bir öykü gibi geldi bana. Sırf yukarıdaki cümle dizisini okuyayım da yukarıda yazdıklarımı yazabileyim diye yazar tarafından tarafıma bahşedilmiş bir çift cümle. Teşekkür etmek düşer tarafımıza.

YAZ ORTASINDA ÖLÜM

Toplum her zaman bir suçlu arar. Çünkü gösterinin keyfi ancak yuhalanacak biri olduğunda çıkar. Öte yandan toplumun toplumluğu bıçak kemiğe dayanana kadardır. Bu öyküde de aslında vicdanına toplum tarafından vurulan kepenklerden dolayı acı çeken bir annenin öyküsünü okuyoruz. Acının insanı nasıl değiştirdiğine şahit oluyoruz. Bu hikâyede karakterle empati kurmam ya da daha geniş düşünecek olursam öykünün konusuyla empati kurmam yaşadıklarımdan dolayı daha kolay oldu. Kendimi öykünün içerisinde rahat bir şekilde görebildim.

Aslında Tomoko, bireyi ve kocası Masaru ise toplumu temsil ediyor. Tomoko, acısını yaşamak isterken; Masaru her şeye toplum gözüyle bakıp, eşinin yaşadığı acıyı görmezlikten geliyor, abarttığını düşünüyor. Hikâyenin sonuna doğru Masaru’da da bir hüzün belirtisi görsek de genele baktığımızda sahip olduğu davranışlar yazar tarafından toplumu temsil etmesi için kurgulanmışa benziyor. Ciddi anlamda kendimi bulduğum, kendimi okuduğum bir hikâyeydi. Tabi ki beni en çok etkileyen hikâye değildi ama kendimle yüzleşmemi sağladı. Kendini saklayan ruhum, bu cümleleri okuyunca, kafasını, meraklı bir çocuğun gizli gizli duvar kenarından başkalarını izlemesi gibi bir köşeden beni izledi. Yaşadığım acının ruhumda bırakacağı izlerin evrelerini bir daha hatırladım. Bazen Masaru oldum, bazense Tomoko oldum. Bir acı hiç bu kadar yakın gelmemişti bana. Güzeldi. Okunsun.

HAVAİ FİŞEKLER

Bu öykü biraz daha farklıydı. Kısaydı ve sır perdeleriyle doluydu. Üstelik hikâyenin sonunda sır perdesi de kalkmış değildi. Bakan Kavai’den neden korktu vesaire. Daha çok burjuva sınıfı ile karşılaşan alt sınıfın şaşkınlığı göz önünde tutulmuş gibiydi ya da en azından ben o enerjiyi aldım. Alt sınıftan olan Kavai yarım zamanlı çalışacağı yerde yapılacak olan büyük çaplı havai fişek gösterisine yapılan masrafları görünce şaşırıyor, gözünün önünde dönen bambaşka bir dünyayı sadece izleyebiliyordu. Hatta bunu şu sözlerinden de anlayabiliyoruz: “Gözlerimizin önünde başka bir dünya yaşanıyordu ve bizim o dünyanın içerisinde ufacık çarklar olduğumuzu hissetmemiz bile zordu.” Bunu aslında çoğumuz yaşıyoruz. Üst sınıfların yaşadıkları hayatlara baktığımız zaman kendi küçüklüğümüz içinde eziliyoruz. Bizim de tek tesellimiz iyi olmak, bize verilenle geçinmeye çalışmak oluyor. Bunlar bize her zaman iyi olmanın ön koşulları olarak sunuluyor fakat biz de anlamalıyız ki bunlar sadece bizi uyutmak adına uydurulmuş paçavralardan başka bir şey değil. Dünya sadece av ve avlanandan oluşuyor. Sistemin kendisi buyken herhalde bizden iyi olmamız, alttan almamız bizim iyiliğimiz için yapılan bir şey değil. Sadece uyutuluyoruz. Bir zamanlar onlar da bizdendi ama onlar uyandı ve av konumundan avlanan konumuna yükseldi. Bizim de uyanma vaktimiz gelmeli.

İyilik altına sığınıp mücadeleden vazgeçmeyin, uyuyormuş numarası yapmayın, iyi niyetinizden faydalanmalarına izin vermeyin. Unutmayın, bu dünya iyi kalpli hükümdarlar da gördü. Bundan dolayı avlanan olmak sizi korkutmasın sonuçta iyi olan mezarda da iyidir, sarayda da.

Dünya denilen gezegende yıllardır bu sistem işliyor, en eski çağlarda bile bu sistem geçerliydi. Her şey bir besin zincirinden ibaret. Bundan dolayı sistemi reddetmek yerine kabullenip onu dönüştürmeyi amaçlayın, bitirmeyi değil. Eğer “kazanma” ihtimaliniz varsa, bu ihtimal ancak böyle gerçekleşir.

ASİLZADE

Asilzade soyundan gelen bir ressamın karakterini okuyoruz ilk sayfalarda. Ressam Haruhide, sessizliğin vermiş olduğu asillikten güç alarak yargılar bir ifadeyle bakıyor dünya üzerindeki her şeye. Öyle ki gökyüzündeki bulutların düzensizliğine bile burun kıvıracak bir sakinliğe ve umursamazlığa sahip. Bunun sebebini de anlamamız pek uzun sürmüyor. Sahip olduğu kalp kapakçığı rahatsızlığından dolayı aslında kendi içindeki düzensizliğe duyduğu gizli öfke tüm dünyaya yayılmıştı. Tabii bu hastalığı coşkudan ve eğlenceden kaçmak için bahane olarak kullanmış olması da mümkündü.

Sanat anlayışı da herkesin ulu orta söyleyemeyeceği sanat anlayışlarından. Otoritenin gölgesinde korunan mutlu sanatı tercih ediyor. Yani yorumlamam gerekirse “Sanat toplum içindir.” olan sanatın değil “Sanat sanat içindir.” olan sanatın savunucusuydu.

Haruhide zamanla şikayetçi olduğu düzensizliğin de bir düzen olduğunu kabul ediyor. Düzensizliklerle barıştığı yeni bir sanat anlayışı ediniyor. Ve bu sanat anlayışı ile dünyanın soyut güzelliğinde kayboluyor. Tabii bu “Sanat sanat içindir.” sanatının savunucusu olduğu gerçeğini hâlâ destekliyor. Bunu nereden anlıyorsun derseniz, Haruhide kendi sanat dünyasında, dünyanın güzelliği ile -her ne kadar o buna sarhoşluk demese de- sarhoş olurken dünya savaşın hararetiyle ateşler içinde kavrulmaya devam ediyordu. Bir insanın buna kayıtsız kalabilmesi için Haruhide gibi kendini her şeyden soyutlaması ve yeni bir boyutta var olmayan şeyler yaratması gerekiyordu.

Sonlara doğru bir hastane odasına kapanınca Haruhide, pencereden görünen bahçenin ruhunda yarattığı buhran ya da kıvılcımla, bir zamanlar hor gördüğü doğanın sanatın ta kendisi olduğunu anladı. Ama ne yazık ki bazı anlaşmalara hep geç kalınır. Ölüm Haruhide’nin damarlarında dolanırken, o bir zamanlar hayranlık duyduğu resimlerin hayatını elinden aldığını görür. Ve belki de hayat denen gerçeğin gerçekliğini kavrar son saatlerinde.

Güzel, şık bir hikâyeydi. Hikâye genel olarak bana “insana nahif de olsa bir ego bahşeden sanat, sanat değildir.” cümlesini kurdurttu. Sanat sanat içindir anlayışı asla anlayamadığım bir akım olmuştur. Hatta akımı geçip örnekte de gördüğümüz gibi insanın ruhunu zehirleyen bir hâle gelmiştir. Aklıma kesinliğinden emin olmamakla birlikte Albert Camus’nün, sanatçı toplumla iç içe geçmeden tam anlamıyla sanatçı olamaz dediği geldi. Sanatın kaynağı doğadır, insan doğadır. İnsan sanattır. Bundan dolayı burjuvazinin insanlıktan, toplumdan uzak yarattığı sanat, sanat değildir. Güzeldi. Okunsun.

ÜZÜMLÜ EKMEK

Yani bu hikâye üzerine söyleyebileceğim spesifik bir şey yok aslına bakılırsa. İntihar geçmişi olan bir gencin dünyayı değiştiremeyeceğini anlamasının verdiği durgunluk atmosfere de yansımış. Güzeldi. Beğendim. Okunsun.

Hikâyede en sevdiğim kısmı da aşağıya bırakıyorum.

“Zarın yuvarlak olmaması için bir neden mi vardı acaba? Tüm sayıların dönüp durduğu, nihai sonucun bir türlü görünmediği, kumarın bir türlü sona ermediği türden yuvarlak zarlar…”

YAĞMUR ALTINDA FISKİYE

Bu hikâye de egoizmini tatmin etmeyi sevenlerin buluştuğu bir hikâye aslında. Erkek karakterden iğrendim diyebilirim. Gerçi yaptığı şey hâli hazırda olan bir şey ama onun bunu dillendirmesi çok da hoş olmuyor bizler için. Aslında bu son iki hikâye anlık hikayelerdi. Nasıl desem hani hayatlarınızda bazen bazı anlar olur, farklı düşündüğünüz, sorguladığınız, bir şeyleri kendi içinizde sonuçlandırdığınız… İşte bu iki hikâye de hayatın öyle anlarının yazar tarafından bize sunulmuş şekliydi. Güzeldi. Özellikle bu hikâyede şu alıntı hoşuma gitti.

“Yüzüne yağan yağmur, uzaklardaki kiremit çatılara, binaların ve otellerin teraslarına yağan yağmurla aynıydı. Seyrek sakallı yüzü de oralardaki bir binanın issiz terası da, beton zeminlerde dirençsiz yüzeylerden öte bir şey değildi. Söz konusu yağmur olduğu sürece, yanakları da, kirli beton zeminler de aynıydı.”

Genel olarak konuştuğumda ise Yukio Mişima’nın yazdığı cidden belli olan bir kitaptı. Yazarın acı bir şekilde intihar ettiği ve yaşamının da pek parlak geçmediği göz önünde bulundurulduğunda beklediğim ve özlediğim atmosferle karşılaştım. Mistik hava Japonya koşulları ile çok iyi bütünleştirilmişti. Kendi minik teorimi de şu köşeye bırakıp gidiyorum.

Kitapta yer yer gördüğümüz kasımpatı metaforu bana kalırsa yazarın kendinden bir parçaydı. Yazarımızın ölüme, acıya merakını bildiğimden ara ara gördüğüm kasımpatı metaforu bende bu fikri uyandırdı. Kasımpatı ölüm çiçeğidir.

Cidden güzel ama yavaş okunmasını düşündüğüm bir kitaptı. Yer yer sisteme, topluma ve bireye olan eleştirilerle karşılaştık. Bazense insanlarla barışmak için verilen mücadeleyi okuduk. Ben okuduğum her hikâyeyi ana kahraman Yukio Mişimaymış gibi okudum. Öyle olunca da ona karşı hissettiğim merhamet duygusu daha da yoğun hâle geldi. Ne diyelim Mişima kalemine sağlık. Bir sonraki yayında görüşmek üzere. İyi gülmeler.

Yukio Mişima Yaz Ortasında Ölüm Kitap Yorumu” te bir düşünce

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir