Zülfü Livaneli Son Ada Kitap Yorumu

“Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar!”
Bugün Zülfü Livaneli’nin Son Ada kitap yorumu ile karşınızdayım. Başlamadan önce Yaşar Kemal’in bu romana ve yazara yaptığı övgüyü eklemek istiyorum.

“Edebiyatta görkemli bir söz vardır, büyük kapıdan girmek. Bu, büyük bir yazar demek. Zülfü, büyük kapıdan bu romanıyla girmiştir.”

Günümüz Türkiye’si kitapta öyle ustalıkla gizlenmiş ki ona dair hiçbir anlatı yokken insan karşısında, gözlerinin önünde eriyip giden ülkesini görüyor. Aslında, bu kitap sayesinde insan bir mahkemeye çıkarılıyor: eleştiri ve öz eleştiri mahkemesi. Görüyoruz ki bizi mahveden tüm otoriterler ilk başta gözlerimizi boyama yöntemine başvurmuşlar. “Kendi çıkarlarını, toplumun çıkarları gibi göstermeye dikkat etmişler.” Gerçek yüzlerini ise bizim için işler çoktan kendinden geçmiş hâldeyken göstermişler. Ve biz tarih boyunca hep bu döngü içerisinde yaşamışız aslında. Ama her nasılsa her seferinde yine kanmışız bu kansızların oyununa. Sorunun bizde yani halkta olduğu açık fakat sorunun ne olduğuna dair düşüncelerimi paylaşmak doğru olmaz diye düşünüyorum. Ama doğrular ve yanlışların kılık değiştirdiği şu kargaşada canım bir şeyler söylemek istiyor.

Bu savaşı aslında bir satranç tahtasına benzetiyorum. Biz piyonlar ve bizim arkamıza saklanan vezirler, şahlar… Ve kitabın sonlarına geldiğimde anlıyorum ki eğer piyon vezirin sözünden çıkmayıp kaderini kabullenirse, piyonluktan öteye gidemez. Eğer baş kaldırıp ileri giderse, sözüm ona isyan ederse, yolun sonunda vezir olabilir ve bu düzeni değiştirebilir. Ama öbür yandan sorunun kaynağının kimin vezir olduğunun değil, oyunda neden bir vezir olduğu ile ilgili olduğunu anlıyorum. Kitabın başlarında Başkan “Anarşinin önüne geçmek” için olduğunu söylüyor fakat bunun doğru olduğunu düşünmüyorum. Ayrıca yıllardır bize demokrasi olarak yutturulan çoğunluk diktatörlüğü gerçeğini de yazar sayesinde görmüş oluyorum. İçimi sıkan sorular dolaşıyor zihnimde: Demokrasi bile çözüm kümesinden suçlu kümesine düşmüşken çözüm neydi? Bu toplum yönetim sorunu, şimdi olduğu gibi her zaman çözümsüz mü kalacaktı? Çözüm vardı da biz, adalılar gibi körleşmiş miydik? Ve en önemlisi “Peki biz bütün bunların gerçeğini göz göre göre nasıl yaşadık yıllarca?”

“… Ülkenin yıllardır kanadığını, kutuplaştığını, insanların birbirine karşı kamplar halinde bölünüp kışkırtıldığını biliyorsun, değil mi?”

“Biliyorum elbette!”

“Aralarına nefret tohumları ekilen etnik, dini ne kadar grup varsa, bunların durmadan birbirini öldürdüğünü, kan davasının giderek azgınlaştığını da biliyorsun!”

“Tabii!

“Her şeyi biliyorsun birader ama bir tek, insanlarımızı kimin kamplara böldüğünü, bu kan davasını kimin isteyerek, planlayarak başlattığını bilmiyorsun!”

Her şeyi biliyoruz. Halk olarak o kadar biliyoruz ki her şeyi kendi sonumuzu getirecek olan boyun eğişlerimizin altında eziliyoruz. Bizi ezen, hor gören yönetimler değil, biziz. İnsan bu devirde, yönetimlerden önce kendini sorguya çekmeli. Çünkü “Devletler halktan korkmalı, halk devletten değil!” repliğini hepimiz evlerimizde, rahat koltuklarımızda oturur izlerken bir yerlerde sustuğumuz, boyun eğdiğimiz yönetimler küçük çocukların, masumların başını böcek ezer gibi ezmeye devam ediyor. Bize dokunmayan yılanın ne hali varsa görsün, diyerek kişisel vicdan mahkemelerimizi erteliyoruz yarınlara. Yarınlar nasıl peki? Ben söyleyeyim: bugün başkalarının başını ezen, gün gelir sizin de başınızı ezer. O yüzden Küçük Prens’in de dediği gibi baobapların kökü daha tohumken kazılmalıydı yoksa gün gelir, aldırış etmediğiniz baobaplar gezegeninizi paramparça edebilirdi.

“Bu iş, savaşı başlatanlar yerine, masumların can verdiği kanlı bir trajediye dönüşmüştü. “

Yönetenler kendi kişisel çıkarları için savaş çıkarmaktan çekinmezler. Buna haklarının olduğunu düşünürler. Savaşlar olur, kazanılır veya kaybedilir. Sonra ise tüm olanlar unutulur. O savaşta bir hiç uğruna feda edilen canlar unutulur. O canların öklerini saracak olan feryat unutulur. Babaların tek avuntusu olan “Vatan sağ olsun.” cümlesi bir iki gün ağızlarda dolanır ve sonra unutulur. Bazen bu unutmak eylemine derin bir öfke besliyorum. Çünkü insan suçunu unutmamalı. Bazı durumlarda vicdan azabından ölmek suçlunun tek kabul edilir cezası olmalıydı. Çünkü “Bir yerde kötülük varsa, oradaki herkes suçludur biraz”.

Günler önce yorumunu paylaştığım “Crash Landing on You” dizisinde bir alıntı vardı. Kitabın son sayfalarında karşılaştığım ölümler aklıma ister istemez o sözleri getirdi.

” Benim istediğim para değil, güç. Ben; istediğim yerde, istediğimi öldürebildiğim bir güç istiyorum.”

Sanırım bizim Başkan Köpekbalığının aradığı da böyle bir güçtü ama o güç ona kendi ölümünü de getirdi.

Kitap onca kötülüğe rağmen belli belirsiz umut kıvılcımlarıyla sona eriyor. Buradan anlıyoruz ki yazar her ne kadar korkunç şeyler görmüş geçirmiş olsa da içindeki insaniyetin temsili olan umudu da beslemekten vazgeçmiyor. Kim bilir, belki de umut bir başkaldırışın ilk adımlarıydı.

Bazen hiçbir şeye değmediğini düşünüyorum. Ne kadar mücadele etsek de çoğunluğu elde edemediğimiz sürece başarısız olacağımızı düşünüyorum. Bazen susmak daha cazip geliyor. İnsanların bu saçmalıkları hak ettiğini düşünüyorum ve her koyunun kendi bacağından asıldığı gerçeğini hatırlatıyorum kendime. İnsanlığa olan öfkem ve acıma duygum bir iktidar mücadelesi verirken kalbimde, ben ufku izleyip, cevabını bildiğim halde bu hale nasıl geldiğimizi düşünmeye devam edeceğim. Daha iyi yarınlara, daha güçlü gülebildiğimiz günlere adıyorum bu yazıyı. İyi umutlar.

  1. Emine diyor ki:

    Livaneli. Gerçekten büyük bir sanatçı. “Son Ada” büyük bir yapıt. Okumaya başladığınız ilk andan itibaren o adanın bir sakini olduğunuzu ve akıntıyla sürüklenip gittiğinizi gerçekten hiç bir şey yapmadığınızı fark ediyorsunuz. Üzücü. Kitaptakiler, yaşanmış olaylar, yaşanacak olaylar üzücü. Coğrafya kader derler ama doğanın kaderi de insanoğlu. Kimi ormanda sabah yürüyüşünü yaparken gördüğü çöpleri toplar, kimi haftasonu mangal yapıp çöpünü bıraktığı yetmezmiş gibi külünü söndürmez de orman yangınlarına neden olur. Acı, çok acı ama en acısı göz göre göre doğa anaya yapılan katliama ses çıkarmamamız. Oysa ki doğa ana bizden hiç bir nimetini esirgememişken…

    • cansu diyor ki:

      Livaneli benim de çok sevdiğim bir sanatçıdır. Dediklerine katılıyorum, kitap gerçekten çok etkileyiciydi. İnce ve haklı yorumun için çok teşekkür ederim <3

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir